İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE KÜRESELLEŞME KISKACINDA SAĞLIĞIMIZ
Buna karşılık küreselleşme sözcüğünün yaygınlık kazanması Batı’da 1980’li yılların ikinci yarısına, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde 1990’lara rastlıyor. Yeni kavramların gazetelerle, televizyonla sokağa inmesi haliyle biraz daha zaman alıyor.
Dolayısıyla küreselleşme çoğu kez tarihsel bir olgu değil, yeni bir olay gibi düşünülüyor. Yorumlara bu algılama şekil veriyor. En nitelikli iktisatçılar bile kimi zaman, köşelerinden sürmekte olan krizi yorumlarken ekonominin “artık” küresel olduğundan dem vurabiliyor.
Oysa – süreç inişli çıkışlı olmakla beraber – dünya ekonomisi en azından bir asırı aşkın süredir küresel nitelikte. Yeni olan küresel ağların ve desenlerin derinleşmesinden ibaret. Kısmen kalıcı kısmen konjonktürel olarak (Mevcut küresel krizin nedenleri arasında bilgi ve iletişim teknolojilerin gelişmesi de yer alıyor, Amerika Birleşik Devletleri’nde reel faizlerin düşmesi de.).
Küreselleşmenin farkında olmak
Etki-tepki sistematiğinde farkındalık farktan, yani bir değişimden sonra gelebiliyor. Küreselleşme biz fark etmeden meydana çıkıyor, karmaşık bir sistem olarak. Ardından yapbozun parçalarını bir araya getirerek durumun farkına varıyoruz. Tabi farkına varmak hemen önlem almak anlamına gelmiyor. Bunun için biraz daha etkilenmek, sarsılmak gerekiyor.
Kısacası ne geçmişe kök salmış olan küreselleşme sürecinin yeni bir gelişme zannedilmesi gibi bireysel hatalar, ne de böylesine bir kriz çıkana kadar küresel finans mimarisi hakkında bu kadar az adım atılması gibi en geniş ölçekten kollektif eylem sorunları şaşırtıcı sayılmaz.
Ancak şaşırtıcı olan bir şey varsa o da küreselleşme sürecinin ekonomiye indirgenmesi, sadece ekonominin küreselleştiğinin düşünülmesi. Oldukça yaygın şekilde düşülen bir hata bu. Küreselleşmenin tanımlarına bile yansımış durumda.
Sınırötesi akımların başında ekonomik olanların geldiği kuşku götürmez elbet. Ekonomi bilimine yönelik geniş bir entellektüel perspektifin, dar anlamda ekonomik olan akımların ötesine geçeceği de kuşkusuz. Yine de küresel göç hareketlerini istihdam piyasası dinamikleri üzerinden ya da gümrük mevzuatlarının yakınlaşmasını uluslararası ticaret aracılığıyla açıklamanın ne kadar yetersiz kalacağı da ortada.
Küreselleşenin sadece ekonomi değil, toplum olduğunu; küreselleşmenin ekonomik olmanın ötesinde, sosyolojik bir süreç olduğunu görmek lazım. Zira günümüzde dünyanın karşı karşıya olduğu orta ve uzun vadeli sorunların nasıl iç içe geçmiş olduğunu fark etmek ancak böyle mümkün.
Sorunlar yumağı küreselleşme
Bir düşünün: Küresel finans krizin getirdiği bunalım, çoktaraflı ticaret müzakerelerin tıkanması, kalkınma hedeflerinin ıskalanması... Hepsi birbiriyle bağlantılı değil mi? Peki ya iklim değişikliği gibi çevre tehditleri, terörizm ve korsanlık gibi güvenlik meseleleri, internet sitelerinin yasaklanması gibi demokrasi ayıpları... Tüm bu sorunlar da küresel nitelikli değil mi?
Peki küresel krizin iklim değişikliğiyle mücadelenin finansmanını sekteye uğrattığı, kalkınma hedeflerine ulaşılamamasının teröristlerin, korsanların ve diğer suçluların yetiştiği ortamı hazırladığı, Dünya Ticaret Örgütü’nde hizmet ticaretinin ortak kurallara bağlanmasında yaşanan yetersizliğin haberleşme özgürlüğünün önüne dikilen engelleri kolaylaştırdığı göz ardı edilebilir mi?
Küresel sorunların sadece ulus-devletlerin sınırlarını değil, kamu politikalarının alışıldık ayrımlarını da tanımadığını fark etmek, aradaki ilişkileri okumak gerekiyor. Aksi taktirde ne küresel sorunları tüm boyutlarıyla anlamak ne de bunlara karşı etkin ve kapsamlı önlemler almak mümkün olmuyor.
Her şeyin başı sağlık!
Sağlık politikası küreselleşme sürecinin derinden etkilediği, ancak bunun pek farkına varılmayan bir kamu politikası alanı. Oysa “Her şeyin başı sağlık.” hiç de beylik bir söz değil. Savaş zamanlarında bile ölümlerin birçoğunun silahlı çatışmalardan değil, sağlık koşullarının ve hizmetlerinin bozulmasından kaynaklandığı biliniyor.
Son iki yazımda farklı boyutlarıyla küreselleşme ve sağlık ilişkisinin üzerinde durmam kısmen bu nedenle. Kısmen de yaz aylarında dış ticaret ve makroekonomiyi bir tarafa bırakarak farklı konularda yazmayı tercih etmemden.
Optik ve Optometri’nin Haziran sayısında küresel ekonomik krizin sağlığımıza olan etkilerini ele almıştım. Krizin hem stres kaynaklı olarak bireysel, hem de sağlık harcamaların gerilemesine yol açarak toplumsal açıdan sağlığımızı tehdit ettiğini belirtmiştim.
Geçen sayıda ise bir başka küresel kriz olan domuz gribi pandemisinin olası ekonomik etkilerini tartışmış ve küresel grip salgınının ekonomik krizden çıkışı geciktirebileceğini yazmıştım. Hemen bir güncelleme yapalım: Bu yazıdan kısa bir süre sonra, 17 Temmuz’da yayınlanan bir araştırma da aynı sonuca ulaşıyor. Türk basınında yer aldığı gibi bir enstitü değil, Birleşik Krallık menşeli bir iktisadi danışmanlık şirketi olan Oxford Economics tarafından hazırlanan çalışma “Domuz gribi dünyayı deflasyona mı itecek?” başlığını taşıyor. Geçmişte yaşanan pandemiler ve mevcut verilerden hareket eden çalışmaya göre domuz gribi esas etkisini 2009 yılının son çeyreğinden itibaren gösterecek. Birleşik Krallık’ta gayrı safi yurtiçi hasıla % 5 oranında azalacak. Bu oranın uluslararası yolculukların daha fazla yapıldığı Kıta Avrupası’nda (ve dolayısıyla Türkiye’de) daha yüksek olması bekleniyor. Domuz gribinin olumsuz ekonomik etkilerinin bertaraf edilmesi 2011’i bulacak. Ancak mevcut ekonomik krizden çıkışın beklenenden daha yavaş olması durumunda, yani kötümser senaryoda, iki küresel krizin etkileri birleşerek deflasyona yol açacak ve toparlanma 2013’e sarkacak. Görüldüğü üzere olumsuz ekonomik etkileri açısından küresel bir grip salgınının küresel bir krizden pek farkı yok.
Güneş giren eve hekim de girer!
Gelelim bu yazımızın ana konusuna. Yaz aylarında farklı konuları yazmayı tercih ettiğimi söylemiştim ya... Hatırlanacak olursa geçtiğimiz yaz iklim değişikliği olgusu üzerinde durmuş, konuyla ilgili son yazımı iklim değişikliğinin sağlığa olan etkilerini seneye ele almaya söz vererek bağlamıştım. E, bu sözü tutmanın zamanı geldi de geçiyor bile.
“Güneş giren eve hekim girmez.” diye bir atasözümüz vardır malumunuz. Ancak Dünya gezegeninin insanlığın ortak evi olduğunu düşünürsek bu sözün küresel ölçekte geçerli olduğunu söylemeye imkan yok. Zira iklim değişikliği gezegenimizin güneş ışınlarına sera gazları nedeniyle olması gerekenden fazla maruz kalması sonucunda yaşanan küresel ısınmadan kaynaklanıyor. Ve sağlımızı hekimlere çok daha fazla ihtiyaç duymamızı gerektirecek ölçüde tehdit ediyor!
İklim değişikliğinin sağlık üzerindeki etkileri iki koldan, hem doğrudan hem de dolaylı olarak meydana çıkmakta. Yeryüzünü etkileyen kızılötesi ışınların artması, sıcaklık ve yağış gibi iklim unsurlarının değişmesi ve aşırı hava olaylarının daha sık görülmesi insan sağlığını doğrudan etkileme gücüne sahip. İklim değişikliği nedeniyle ekosistemde ve buna bağlı olarak sosyo-ekonomik koşullarda gerçekleşen dönüşümler ise belirli sağlık sorunlarının ortaya çıkması için daha elverişli bir ortam yaratarak sağlık üzerinde dolaylı yoldan etkisini gösteriyor. Dünya Sağlık Örgütü bu dolaylı ve dolaysız etkileri, biraz basitleştirerek aktardığım şekilde şematize ediyor.
Doğrudan etkiler
İklim değişikliğinin sağlığımız üzerindeki doğrudan etkilerine biraz daha yakından bakalım. Ancak daha önce belirtilmesi gereken bir husus var. Kızılötesi ışınların yeryüzünü geçmişe göre daha çok etkilemesini sadece iklim değişikliğine yol açan sera etkisine bağlamak doğru değil. Asıl neden ozon tabakasında yıllardır gözlemlenen incelme.
Ozon tabakasının incelmesi uluslararası kamuoyunun ciddiyetini iklim değişikliğine göre daha önce fark ettiği bir sorun. Nitekim incelmeye neden olan kloro floro karbonların kullanımı 1987’de imzalanan ve 1989’da yürürlüğe giren Montreal Protokolü aracılığıyla yasaklanmış durumda. Bugüne kadar akdedilmiş uluslararası çevre anlaşmalarının en başarılı olanları arasında yer alan Montreal Protokolü sayesinde ozon tabakasının 2050 yılına kadar eski haline kavuşacağı öngörülüyor.
İklim değişikliğiyle mücadele konusunda henüz benzer bir başarı ufukta görünmüyor. İşin ilginci kloro floro karbonların yasaklanmasıyla bunların yerini alan hidro kloro floro karbonlar iklim değişikliğine yol açan sera gazları arasında yer alıyor. Yani bir çevre sorununun çözümü diğerinin ağırlaşmasına neden olmuş durumda!
Çözüm konusunda çatışan bu iki atmosfer bağlantılı sorun, iş kızılötesi ışınlar aracılığıyla insan sağlığını tehdit etmeye geldiğinde ne yazık ki çakışıyor. Kızılötesi ışınların yoğunlaşması deri ve göz hastalıkları riskinin artmasına, bağışıklık sisteminin zayıflamasına yol açıyor. Söz konusu deri hastalıkları güneş yanıkları, kalıcı güneş yaraları, fotodermatoz (güneş ışınlarına maruz kalan bölgelerde görülen normal dışı deri değişimleri), malign melanom ve non-melanoma cilt kanserlerinden oluşuyor. Katarakt, pterijiyum, fotokeratit, konjontivit, uvea melanomu, solar retinopati ve korneada dejeneratif değişiklikler kızılötesi ışınların yol açtığı göz hastalıkları arasında bulunuyor. Bağışıklık sisteminin zayıflaması ise her türlü hastalığın kapısını aralıyor.
Havanın mevsim normallerine göre fazla soğuk veya sıcak, nemli ya da kuru olması gibi iklim değişikliği etkileri de insan sağlığı üzerinde doğrudan olumsuz etkilere sahip. Hatta uç durumlarda ölüme sebebiyet verebiliyor. Bu durum özellikle son yıllarda daha sık görülür olan sıcak dalgaları için geçerli. Sıcak dalgaları kardiyovasküler, serebrovasküler ve solunum sistemi hastalıklarına sahip olanları vuruyor. Özellikle yaşlılar yüksek risk altına giriyor. 2003 yılında Avrupa genelinde etkisini gösteren sıcak dalgasının 35.000 ila 50.000 kişinin ölümüne neden olduğu tahmin ediliyor.
Kuraklıklar ve fırtınalar gibi aşırı hava olayları bu tür etkilerin şiddetini arttırmakla kalmıyor, kazalar ve kamu düzeninin sekteye uğraması nedenli yaralanma ve ölümlere de yol açıyor.
Dolaylı tehditler
Gün gelip Orta Doğu’da su savaşları çıkacağını bilmem kaç defa okumuşsunuzdur. Aslında Türkiye böyle bir savaşı bizzat yaşadı. Suriye’nin uzun yıllar boyunca PKK aracılığıyla ülkemize karşı yürüttüğü vekaleten savaşın nedenlerinden bir tanesi Fırat sularının paylaşılmasında yaşanan anlaşmazlıktı.
Gelecekte böyle çatışmaların yaşanıp yaşanmayacağı bilinmez. Ancak su kaynaklarının üzerindeki baskının artacağı kesin. İklim değişikliğinin ekosistemlerde başka sorunlara neden olacağı da öyle.
Isı artışları çeşitli enfeksiyonların ortaya çıkması ya da yayılması için uygun koşullar sağlıyor. Her şeyden önce enfeksiyonlara neden olan mikroorganizmalar daha yüksek sıcaklıklarda daha fazla üreme şansı buluyor. Su kaynaklarının bu organizmalarca kontaminasyonu artıyor. Sonuç salmonella, kolera ve giardiasis gibi hastalıkların yaygınlaşması.
Sıcaklıkların yükselmesi vektörel hastalıkları da arttırıyor. Vektörel hastalıklar sivrisinek, karasinek, bit, pire, kene ve kemiriciler başta olmak üzere vektör canlılar tarafından taşınan hastalıklar. İklim değişikliği hem bu hastalıklara sebep olan mikroorganizmaların hem de vektörlerin üremesini kolaylaştırmakla kalmıyor, vektörlerin eskiden görülmedikleri farklı coğrafyalara yayılmasına da imkan tanıyor. Bu yüzden eskiden tropik olarak nitelendirilen hastalıklar artık Türkiye’de de görülmekte. Kırım Kongo Kanamalı Ateşi bu durumun bir numaralı örneği.
Ayrıca havaların ısınması polen mevsiminin uzamasına ve maytların artmasına, dolayısıyla solunum yolu hastalıklarına yol açıyor. Hatta denizlerde toksin maddeler salgılayan mikroorganizmaların çoğalması, deniz ürünlerinin kontamine olması ve sonuç olarak gıda zehirlenmesi vakalarının daha sık görülmesine de. Kısacası iklim değişikliğinin nereden vuracağı belli olmuyor!
Tabi iklim değişikliğinin sağlık üzerinde olumlu etkileri de var. Örneğin kışların daha ılıman geçmesiyle soğuğa bağlı ölümlerde azalma gözleniyor. Daha çok güneş ışını D vitamini eksikliklerine çare oluyor. Kapalı havaların tetiklediği duygudurum bozuklukları gibi psikolojik rahatsızlıklar seyrekleşiyor. Ancak bu artılar diğer tüm eksileri götürmeye yeterli değil.
Ekonomik kriz, domuz gribi, iklim değişikliği... Küresel dünyada sağlığımızı korumak gerçekten kolay değil.

Yorumlar
Yorum Gönder