İNSAN DOĞASI VE SİYASETİN EKSENLERİ

2009 yılında Optik ve Optometri 2009 (10)'da yayımlanan bir yazım


Düşünce tarihinde insan doğasına ilişkin bakış ve yaklaşımların belirleyici olduğunu söylemek bir abartı sayılmaz. İnsanların doğuştan günahkar ya da günaha mukadder olduğuna hükmeden dinler, bilginin sınırlarını insanın algısı ile çizen epistemolojik akımlar, hükümet şeklini insanların sahip olduğunu hayal ettikleri niteliklere bağlayan düşüngüler (ideolojiler); hepsi, tüm bu düşünce sistemleri aynı mecradan hareket eder.

17. Yüzyıl Britanyasının ünlü felsefecisi Thomas Hobbes insan doğasına olumsuz bakışıyla belirgindir örneğin. Homo homini lupus, der: “İnsan insanın kurdudur.” Doğal durumda insanlar birbiriyle rekabet, daha doğrusu savaş halindedir. Yaşam kısa, acımazsız ve tatsızdır. İnsanlar medeni bir yaşama ancak bir toplum sözleşmesiyle hükümetin orantısız gücüne boyun eğerek kavuşabilir. Görüldüğü üzere insan doğasına yönelik olumsuz bakışı Hobbes’u devletin yüceltilmesine götürür. Öyle ki baskıcı bir rejimi severek kabul eder.

Ortak temaların örüntülendiği düşünce tarihinde tam tersine kanaat getirenleri bulmak zor değildir. Anarşistler örneğin, insana o denli olumlu bakar ki devleti ve diğer yetke (otorite) kaynaklarını ya katlanılması gereken, dolayısıyla gücü en aza indirgenmeli bir zorunluluk ya da tamamen yıkılması gereken bir baskı aracı olarak tahayyül eder. Zira insan özgür olmalıdır, kendisi için en iyi olanı bilir, diğer insanlarla bir dış baskı odağı olmadan ortak faydaya yönelik işbirliğine girebilir.

Kuşkusuz ki siyasal seçeneklerimiz diktatörlüğe boğun eğmekle düzeni yıkmaktan ibaret değil. Bu iki uç arasında belki de sayısız konum belirlemek, uzun bir çizgi çekmek pekala mümkün.

Sizin görüşünüz hangi yöne meğilli bilemem. Ancak şu kadarını söyleyebilirim ki siyaset felsefesi açısından Sağ ile Sol’u birbirinden ayıran asıl eksen insan doğasına bakıştır. Sağ’ın bakışı Hobbes’da olduğu gibi menfi, Sol’un bakışı ise müspet olup anarşistler bunu son noktasına kadar götürür. Anlayacağınız üzere az önce bahsettiğimiz iki uç arasında uzanan çizgi zaten teşhiş edilmiş bulunuyor, tanımlanmış diyemesek de.

Sağ ve Sol ayrımına içkin insan doğasına bakış olgusunun siyasal söylem ve eyleme eşitlik kavramı üzerinden yansıdığı kabul edilir. Sol tüm insanların doğaları gereği iyi, dolayısıyla eşit olduğunu savunur; Sağ eşitliği savunsa bile bunu tüm insanlar için arzulamaz. Eşitlik bu bağlamda bir statü olmanın ötesinde bir niteliktir. Dolayısıyla nicel ya da ekonomik değişkenlere indirgenemez.

Öte yandan siyaset bilimcilerin tespit ettiği üzere Sağ – Sol ayrımı, siyasal oluşumların değer yargılarını konumlandırmakta yetersiz kalmaktadır. Tek boyutludur zira. Bu klasik ölçeğin yerine önerilen en etkin şematik Sağ – Sol ayrımını yatay eksen, serbestlik – yetke karşıtlığını dikey eksen olarak kabul eden iki boyutlu bir model olmuştur. Örneğin ünlü İtalyan siyaset felsefecisi Norberto Bobbio Sol ve Sağ: Bir Siyasal Ayrımın Önemi isimli eserinde bu şematiği benimsemiştir (Merak edenler için ekleyelim: Bu kitabın Türkçe çevirisi Dost Kitabevi tarafından yayınlanmıştı, hâlâ bulmak mümkün.).

Siyasal oluşumların iki boyutlu bir modelde incelenmesi gerçekten de Sağ – Sol ayrımına göre daha anlamlı sonuçlar vermektedir. Örneğin sosyalist bir ekonomik sistemi savunan ya da din motifli siyaset yapan siyasal partilerimizi düşünelim. Bunları sadece Sağ – Sol değil, serbestlik – yetke eksenine de yerleştirdiğimizde aralarındaki konumsal farklar daha belirgin hale gelmektedir. Hatta tarihsel Sağ, Sol tanımlamalarının yarattığı yanılgılar ortadan kalkmaktadır.

Siyaset pratiğinde eşitlik kavramına (ya da az önce değindiğimiz siyaset felsefecisi Bobbio’nun tanımlamasıyla kapsayıcılığa) dönüşen Sağ – Sol ayrımının felsefi temelinin insan doğasına bakışta yattığını belirtmiştik. Serbestlik – yetke ekseni de aynı temele dayanır elbet ki. İnsan doğasına daha olumlu bir yaklaşım bireylere daha çok serbestlik tanınmasını beraberinde getirir.

Dolayısıyla eksenlerin etkileşimi, daha doğrusu siyasal oluşumların bu eksenler üzerinde seçtikleri noktaların birleşimi kuramsal düzlemde çelişkili gözüken sonuçlar doğurabilir. Eşitlik ve yetkenin, özgürlük ve eşitsizliğin siyasal programlarda bir araya geldiği rahatlıkla görülebilir. Genelde düşüngü ve eylem arasındaki farklılıktır bu duruma neden olan. Bazen de düşüngülerin iç dinamikleri. Ancak sonuçta belirleyici olan uygulamadır.

Nitekim uygulamada eksenler aynı yönde bile çelişik duruma düşebilir. Örneğin her ikisi de insana olumlu bir nitelik isnat eden eşitlik ve serbestlik kavramları piyasa ekonomisi bağlamında çelişir. Serbestlik teşebbüs serbestliğini gerektirir, teşebbüs serbestliğinin yarattığı ekonomik ortam ise refah açısından eşitliğe engel olabilir. Bu çelişkiyi aşmanın birçok yolu vardır; serbestlik ve eşitlik kavramlarına verilen göreceli öneme, bir başka deyişle ağırlığa göre değişir. Eşitlik daha ağır basıyorsa belirli kamu mallarının piyasa sistemi haricinde tutulması, kavramlara verilen ağırlıklar aynıysa sosyal devlet mekanizmaları, serbestlik daha önemliyse fırsat eşitliği uygulamaları devreye alınabilir.

Siyaseti, siyasal tercihleri bu şekilde eksenler çerçevesinde değerlendirmek çözümleme açısından her zaman faydalıdır. Bazen dikey ekseni farklı bir şekilde adlandırmak, serbestlik – yetke yerine mesela özgürlük – güvenlik ya da, dış politika bağlamında konuşuyorsak “kuğular” – “şahinler” gibi bir ayrıma gitmek ele alınan konunun ve ortada bulunan seçeneklerin daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.

Türkiye’de en çok tartışılan konulara, örneğin Kürt sorununa, örneğin ekonomik kriz karşısında alınan önlemlere bir de bu gözle bakmak oldukça aydınlatıcı olacaktır.

Yorumlar

Popüler Yayınlar