2010 yılında Optik ve Optometri (6)'da yayımlanan bir yazım
Günümüzde hem çevre sorunlarının önemi hem de çevre
sorunlarına verilen önem, tarihte hiç görülmediği kadar artmış bulunuyor. Küresel ısınma kaynaklı iklim değişikliği bu
durumun en iyi göstergesi niteliğinde.
Gezegenimizin geleceği belirsizlik altında, Birleşmiş Milletler çatısı
altında çözüm için uluslararası mutabakat sağlama çalışmaları, eşi benzeri
görülmemiş bir sivil toplum baskısıyla, devam ediyor.
Öte yandan unutmamak gerekiyor ki çevre sorunları mahalle
düzeyinden küresel düzleme insan yerleşim ve yönetimlerinin her aşamasını
ilgilendiriyor, her aşamada önlem alınmasını gerektiriyor. Konu iklim değişikliği gibi küresel nitelikli
bir sorun bile olsa çözüm yerelden, hatta bazı durumlarda bizzat bizim evimizden
başlıyor. Üstelik çevre sorunlarının
çoğunluğu yerel veya ulusaltı bölgesel nitelikli olmayı sürdürüyor. Çöp dağları, kirli su kaynakları, orman
yangınları ve madencilik çalışmaları gibi.
Bu tür sorunlar bazı durumlarda yerel yönetimlerin bazen de ulusal
makamların yetki ve sorumluluk alanına girebiliyor.
Ancak yetkili makamların çevre sorunları karşısında
her zaman gerekli önlemleri aldıklarını söylemek ne yazık ki mümkün değil. Bilgi eksikliği, bürokratik atalet, kamu
yararı yerine özel menfaatler doğrultusunda hareket etme ve yasal dayanaktan
yoksunluk gibi kamu kesiminde zaten yaygın şekilde görülen yönetimsel sorunlar,
çevre söz konusu oldu mu iyice yoğunluk kazanıyor. Ülkemizde çevreye zararlı ya da zararlı
olması mümkün madencilik faaliyetleri konusunda kamunun yıllardır sergilediği
tavır bu durumun en belirgin örneği.
İş vatandaşa
düşüyor!
Hal böyle olunca vatandaşların – ister bireysel ister
örgütlü olarak – kamu kurumlarından kendilerini etkileyen ya da rahatsız eden
çevre sorunları konusunda talepte bulunması bu sorunlarla mücadele açısından
elzem hale geliyor. Nitekim madencilik
faaliyetlerinin çevreye olan zararını da ülkenin gündemine taşıyan bir avuç
köylünün ve çevre gönüllüsünün çalışmaları olmamış mıydı?
Ancak hepimizin bildiği gibi sokaktaki vatandaşın
hakkını araması, kamuya sesini duyurması her zaman kolay olmuyor. Hele de Türkiye gibi “sıradan vatandaş” gibi
bir kavrama sahip, gelişmekte olan ülkelerde.
Bu çerçevede çevrenin bir insan hakkı olarak tanınması, daha doğrusu
insanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı olduğunun kabul edilmesi yaşamsal
öneme sahip. Zira bu sayede “sıradan
vatandaş” yasal olarak hakkını arama imkanına kavuşuyor. Ve çevrenin etkin şekilde korunması için bir
imkan doğuyor.
Günümüzde çevre hakkı bir insan hakkı olarak doktrine
girmiş, uluslararası hukukta ve bir dizi egemen hukuk sisteminde yerini almış
bulunuyor. Türkiye de çevre hakkına
mevzuatında yer veren ülkeler arasında.
Ancak bu hakkın ne kadar etkin şekilde kullanılabildiği tartışmaya açık.
Nitekim çevre hakkı konusuna girmemizin nedeni de işte
bu tartışmayı yapmak. Malum yaz aylarını
çevre konularına ayırıyoruz. Türkiye’de
çevre hakkının durumunu da üç sayı boyunca tartışacağız. İşe çevre hakkı kavramının tarihsel
gelişimini incelemekle başlıyoruz. Önümüzdeki
sayıda bu alanda akdedilmiş en kapsamlı uluslararası sözleşme olan Birleşmiş
Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu’nun Aarhus Sözleşmesi’ni masaya
yatıracağız. Son olarak da Türkiye’de
çevre hakkının durumunu, Aarhus Sözleşmesi ile karşılaştırmalı olarak
inceleyeceğiz. Belirtmeden
geçmeyeyim: Bu kısa yazı dizisi hali
hazırda tamamlamakta olduğum bir akademik çalışmanın bulgularını yansıtıyor.
İnsan haklarının
üç kuşağı
Çevre hakkı sık sık üçüncü kuşak insan haklarından bir
tanesi olarak anılır. İnsan haklarının
sınıflandırılmasına ilişkin en yaygın ayrımlarından birine, Karel Vasak isimli
yazar tarafından 1977 yılında öne sürülen bir ayrıma dayanır bu
nitelendirme. Vasak’a göre insan
haklarının 1789 Fransız Devrimi’nin özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganıyla
örtüşen üç kuşağı bulunmaktadır. Birinci
kuşak medeni ve siyasal, ikinci kuşak sosyal, ekonomik ve kültürel haklardan
oluşmaktadır. Üçüncü kuşak ise – Vasak
tarafından kalkınma, barış, çevre, insanlığın ortak mirasının iyeliği ve
iletişim hakları olarak sıralanan – dayanışma haklarıdır.
Bir bütün olarak üçüncü kuşak insan haklarının kapsam
ve adlandırılması konusunda bir oydaşma bulunmadığı gibi kavramsal ve işlevsel
değeri de tartışmalıdır. Bu durumun
uluslararası hukuk üzerinde etkileri görülmektedir. Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası
Sözleşme ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin
bir benzeri üçüncü kuşak haklar için akdedilmemiştir. Konuyla ilgili küresel nitelikli mutabakatlar
pozitif değil, başta bildirgeler olmak üzere yumuşak uluslararası hukuk
araçlarına dayanmaktadır. Çevre hakkı da
bu açıdan bir istisna oluşturmaz.
Nitekim ünlü hukukçumuz İbrahim Kaboğlu’nun belirttiği
üzere dayanışma hakları uluslararası düzlemde ilk kez 1968 Birleşmiş Milletler
Uluslararası İnsan Hakları Konferansı sonucunda kabul edilen Tahran Bildirgesi
aracılığıyla gündeme gelmiştir. Tahran
Bildirgesi o dönemde Birleşmiş Milletler’de sayısal çoğunluğu yeni ele geçiren üçüncü
dünya ülkelerinin yaşadıkları sorunlar ve hedefledikleri değişimleri yansaıtan,
siyasal duruşu fazlasıyla belirgin bir metindir. Dolayısıyla çevre hakkının gelişimine katkısı
sınırlı olmuştur.
Çevre hakkının boyutları
Özgül olarak çevre
hakkına değinen ilk metin 1972 Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı
sonucunda kabul edilen Stokholm Bildirgesi’dir.
Bildirge’nin 26 ilkesinden ilki “Onurlu ve müreffeh bir yaşama olanak
verecek nitelikte bir çevrede, özgürlük, eşitlik ve yeterli yaşam koşullarına
sahip olma insanın temel hakkıdır. İnsan
mevcut ve gelecek nesiller için çevreyi koruma ve iyileştirmenin ciddi
sorumluluğunu taşımaktadır.” diye başlamaktadır.
Burada çevre hakkının fazlasıyla geniş bir şekilde
ifade bulduğu, Bildirge’nin muğlak kaldığı göze çarpmaktadır. Bir hakkın bu şekilde formüle edilmesi ancak normatif
referans değeri taşımaktadır. Uygulanma
kapasitesinden, yani yürütme ve yönetimi bağlayacak ve/ya yargı önünde hakların
aranmasına imkân kılacak bir içerikten yoksundur. Nitekim soyut, farazi kavramlar olan hak ve
özgürlüklerin somuta indirgenmesi genel olarak kolay sayılmaz. Bu sıkıntıyı aşmanın yolu hakların usuli
teminatlar aracılığıyla tesis edilmesinden geçmektedir.
İşte bu nedenle çevre hakkının iki farklı boyutunu
oluşturan “çevreye hak” ile “çevre için haklar” kavramlarını birbirinden
ayırmak gerekmektedir. Benzer bir ayrım
kuşkusuz ki insan hakları tarafından düzenlenen diğer alanlar için de
yapılabilir.
1972 Stokholm Bildirgesi çevreye hakkı ortaya koymuştur. Ancak bu hakkın hayata geçirilmesini temin
edecek çevre için haklara değinmemiştir.
Bu eksiklik Stokholm Konferansı’nın yirminci yıldönümü olan 1992 yılında
Rio’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda giderilmiştir.
Rio’dan çıkan
karar
Rio Konferansı sonucunda kabul edilen 27 ilkelik Rio
Bildirgesi’nde İlke 10 doğrudan bu konuya eğilmekte ve şöyle demektedir: “Çevre konuları en iyi şekilde tüm ilgili
vatandaşların uygun seviyede katılımıyla ele alınabilir. Ulusal seviyede her bireyin zararlı maddeler
ve kendi topluluklarındaki faaliyetlere dair bilgiler dâhil olmak üzere kamu
makamları tarafından elde tutulan çevreye ilişkin bilgilere münasip bir şekilde
erişim hakkı ve karar alma süreçlerine katılım fırsatı olmalıdır. Devletler kamunun farkındalığı ve katılımını,
bilgileri geniş ölçekte elde edilebilir kılarak teşvik etmelidir. Tazminat ve tashih dâhil olmak üzere adli ve
idari işlemlere etkin bir erişim temin edilmelidir.”
Görüldüğü üzere Rio Bildirgesi çevre hakkının altını
üç usuli hakla doldurmaktadır: (1) bilgi
edinme hakkı, (2) katılım hakkı ve (3) başvuru hakkı. Ayrıca devletlerden bu hakları sadece negatif
şekilde kabul etmelerini değil, kullanılmaları amacıyla pozitif şekilde
benimsemelerini beklemektedir.
Bildirge vatandaşların doğru koşullar altında çevreyi
korumak amacıyla harekete geçecekleri varsayımına dayanmaktadır. Zira vatandaşlar faydalanmadıktan sonra çevre
için hakların bir anlamı kalmayacak, çevreye hak hükümetlerin tasarrufuna
kalmaya devam edecektir.
Rio ile birlikte küresel ve bölgesel çevre anlaşmaları
söz konusu usuli haklara ilişkin hükümlere yer vermeye başlamıştır. Bu konuda akdedilmiş en kapsamlı uluslararası
sözleşme ise yukarıda belirttiğimiz gibi Aarhus Sözleşmesi’dir. Zira Aarhus’un yegane amacı çevre hakkının
taraf ülkelerde tam anlamıyla tesis edilmesidir. Sözleşme’nin bu amaca ulaşmak için ortaya
koyduğu hükümleri önümüzdeki sayıda masaya yatırıyoruz.
Yorumlar
Yorum Gönder