IMF’siz Dönem: Nasıl Geldik, Ne Getirecek?
2010 yılında Optik ve Optometri (3)'te yayımlanan bir yazım
Aslına bakarsanız bu yazımda gümrük ve dış ticaret mevzuatında meydana gelen gelişmeleri ele almaya devam edecektim. Ancak Mart ayının başlarında ekonomik ve siyasal açıdan son derece önemli bir gelişme yaşadığımızdan bu konuları biraz ertelemeye karar verdim. Nasıl olsa gümrük idarelerinin bir yere kaçtığı yok. Ayrıca arka arkaya yayımlanan tebliğler mevzuattaki gelişmelerin tek bir yazıda toparlanmasına izin verecek cinsten değil.
Asıl Gündem
Mart ayının başında yaşanan önemli gelişme deyince, akıllara 4 Mart’ta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi’nin Ermeni soykırımı iddialarına yer veren bir tasarı lehine oy kullanması veya İsveç Parlamentosu’nun 12 Mart’ta aynı yönde bir kararı kabul etmesi gelmiş olabilir. Ancak ele alacağımız gelişme bunlardan biri değil. Zira bunlar önemli gelişmeler değil! Türkiye’nin Ermeni soykırımı iddialarına yanıt vermek ve kızmak için harcadığı enerji benim gözümde büyük bir israf. Uluslararası ilişkilerde olsun iç sorunlar açısından olsun asıl gündeme odaklanmamızı engelleyen verimsiz bir tartışma, daha doğrusu tartışmalardan bir tanesi.
Asıl gündem – iş çevrelerinin uzun zamandır anlatmaya çalıştığı gibi – ekonomi. Önemli gelişme ise Uluslararası Para Fonu ya da kısa adıyla IMF’yle sürdürülen stand-by görüşmelerinin 10 Mart itibariyle en sonunda kesilmiş olması.
Dile kolay, tam 18 aydır sürüyordu bu görüşmeler. 2007 yılında ABD finansal piyasalarında başlayıp tüm dünyaya yayılan kriz 2008 yılının üçüncü çeyreğinden itibaren Türkiye’yi de pençesine almış; üretim, istihdam ve büyümede keskin düşüşler yaşanmıştı. IMF’yle görüşmeler işte bu ortamda başlamış, ancak çocuk ölü doğmuştu. Görüşmelerin piyasaları telkin etmesi, olumsuz ekonomik gelişmelerin temel dinamiklerinden biri olan beklentilerin bozulması sorununa bir nebze çare olması gerekirdi. Ancak IMF ile ilişkiler konusunda Başbakan Erdoğan’ın “teğet” ve “ümük” açıklamaları başta olmak üzere Hükümet cephesinden gelen tutarsız sinyaller, piyasalara güven vermek bir yana ciddi şekilde güven erozyonuna sebep oldu. Bu durum Hükümet’in kapsamlı bir ekonomik tedbir paketi açıklamakta gösterdiği acz ile birleşince Türkiye ekonomik krizi olması gerekenden daha ağır geçirdi, dünya genelinde ekonomisi en çok küçülen ülkeler arasında yer aldı.
IMF’yle yaşanan sorun neydi peki? Dönemin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren 2008 yılının Kasım ayında “Sadece yerel yönetimlere merkezi yönetim bütçesinden aktarılacak fonların dozaj ve miktarı sıkıntı konusu oldu.” açıklamasını yapıyordu bu konuyla ilgili olarak. Anlaşılan sorun 2009 yılında yapılacak yerel seçimlerdi.
Hükümetlerin ister genel ister yerel olsun seçimleri kazanmak için harcama musluklarını açtığı bilinmedik şey değil sonuç olarak. Siyaset bilimi ve ekonomi yazınında bu konuda nice makale var. Hatta bu olguyu tanımlamak için geliştirilmiş terim bile bulunuyor: Siyasal iş çevrimleri. Söylemesine gerek bile yok: Bulgular siyasal iş çevrimlerinin toplumsal refah açısından olumsuz olduğu yönünde.
Kısır Döngüler Yumağı
Velhasıl yerel seçimlerin gelip geçmesine rağmen IMF ile anlaşma bir türlü sağlanamadı. Hükümet cephesine göre IMF’nin yeni istekleri, “siyasal dayatma”ları vardı. IMF müzakereler konusunda profesyonel sessizliğini koruyor, okumasını bilenler için kısa açıklamalarla yetiniyordu. Ancak Türk ekonomisinin durumu kötüye gittikçe, işsizlik artıp bütçe disiplini bozuldukça ek tebdirler önermeye ihtiyaç duyuyordu. Hükümet ise bunları yeni talepler olarak algılıyordu (Eklemek gerekir ki adı ister “ek tedbir” ister “yeni talep” olsun ortaya atılan fikirler şapkadan çıkan tavşanlar değil, iç ve dış çevreler tarafından yıllardır dile getirilen reformlardı. Bunların başında ise Gelir İdaresi Başkanlığı’nın özerk bir kurum haline getirilmesi yer alıyordu. Buna karşılık Hükümet merkez bankası bağımsızlığına bile soğuk bakıyordu.). Böyle olunca olumsuz tepkiler veriliyordu. Anlayacağınız, bir kısır döngü almış başını gidiyordu.
Ancak tek kısır döngü bu değildi, bir kısır döngüler yumağı vardı ortada. Her şeyden önce IMF ile anlaşma yapılmamış olması ekonominin kötüye gitmesine katkıda bulunuyor, en azından dizginlerin sıkılaştırılmasına izin vermiyordu. Bu durum da açıkladığımız üzere görüşmelere olumsuz geri bildirimle dönüş yapıyordu.
Bir diğer kısır döngü siyasal söylemlerden kaynaklanıyordu. IMF siyasal bir ikilem demekti, her zaman öyle olmuştu. İş çevreleri, özellikle büyük şirketler açısından değer taşıyordu fonla ilişkiler. TÜSİAD 2009’un 5 Mart’ında Arzuhan Doğan Yalçındağ başkanlığında Çankaya’ya çıkıp IMF için ricacı oluyor, Hükümet ve karşıt konumdakiler arasında denge politikası gözetmek konusunda hassas olan Cumhurbaşkanı Gül’ün desteğini alıyordu. Türkiye Cumhuriyet Merkez Başkanı Başkanı Durmuş Yılmaz ise – Hükümet’in dünya görüşünün adamı olmasına rağmen kendisinden beklenen profesyonellikle hareket ederek – 2 Nisan’da IMF ile kısa sürede bir anlaşma yapılması gerektiğini söylüyordu. Dolayısıyla arada bir görüşmeler sürüyor, on yıllardır üyesi olduğumuz, sermaye yatırdığımız bir kuruluş, neden faydalanmayalım minvalinde açıklamalar yapılması gerekiyordu.
İkilem bu ya, ağırlık sahibi ekonomik oyuncuların aksine geniş halk kitleleri nezdinde olumsuz görüngüsü olan bir kuruluştu IMF: Fon’la yapılan müzakereler ve anlaşma yapılması olasılığı muhalefetin eline bol miktarda söylem malzemesi veriyordu. Hal böyle olunca arada bir de çıkıp “teğet” ve “ümük” açıklamalarını hatırlatır şekilde dayatma kabul etmeyiz, biz istemedik cinsi sert çıkışlar yapmak, Davos oyunlarına başvurmak lazım geliyordu.
Kısır döngülerin belki de en önemlisi seçimlerdi. 29 Mart’ta düzenlenen yerel seçimler, o tarihe kadar IMF ile bir anlaşmaya varılmasını zora sokmuştu. Ancak bir de genel seçimler vardı ufukta. Üstelik yerel seçimlerde iktidar partisi ciddi oy kaybına uğramış, seçmen tercihlerinin genel seçimlere en çok yakınsadığı il genel meclisi üyelikleri için verilen oylarda iki ve üçüncü partilerin oy toplamı iktidar partisini geçmişti. Görünün o ki iki yıl sonra da muslukları açmak gerekecekti. Bu durumda IMF ile olası bir stand-by anlaşmasının mali konularda fazla kısıtlayıcı olmaması şarttı. Bir siyasal iş çevrimi ötekini tetikliyordu kısacası. Tam bir kısır döngü.
Ankara’nın Taktikleri
Ankara’nın bu kısır döngülerden tamamen habersiz olduğunu söylemek yanlış olur. Tam tersine Hükümet yetkilileri ve bürokratlar olan bitenin büyük ölçüde farkındaydı. Zaten durumu kısır döngü haline getiren de buydu.
Durumu kurtarmak için bir dizi taktik uyguladı Hükümet. Bunların başında IMF ile görüşmelerin zamana yayılması, müzakerelerde yaşanan tıkanmalara, yapılan sert açıklamalara rağmen sürecin kesilmemesiydi. Bir açıdan başarılı bir taktikti bu. IMF çıpasının sanal olarak devam etmesini sağladı bir süre. Ayrıca piyasalara stand-by görüşmelerinin başarısızlığa uğramasını fiyatlayacak zaman verdi. Aksi taktirde 10 Mart’ta yapılan açıklamalanın etkisi başka olurdu.
Ankara’nın bir diğer taktiğini maliye politikası alanında izledik. Hep belirttiğim gibi krizin en bariz etkisi mali disiplinin bozulmasıydı. Hükümet 2009 yılında hem 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetimi Raporu hem de 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu’nu açık şekilde ihlal etti. Yıllık bütçe açığının azami sınırı daha Mart ayında aşılırken orta vadeli program, orta vadeli mali plan ve bütçe çağrısı olması gerekenden aylar sonra kabul edilebildi. Ancak kabul edilen orta vadeli program ve orta vadeli mali plan ile olumlu bir tablo çiziliyor, hatta Başbakan Yardımcısı Babacan Türkiye’nin mali kural uygulamasına geçeceğini açıklıyordu. Böylelikle bütçe disiplininde görülen bozulmanın krizden kaynaklanan geçici bir durum olduğu, Hükümet’in sanki bir konjonktür karşıtı politika izlediği görünümü oluşturuluyordu. Ülkedeki tek mali kuralı daha yeni ihlal etmiş olan Hükümet’in samimiyetine güvenmek zordu, ancak bu görünümü satın alanlar oldu.
Alınan bilgilere göre IMF ile müzakerelerin çökmesi, Washington’ın Ankara’ya müzakere masasından çekildiği haberini göndermesinin ardında da Hükümet’in 2010 bütçesinde 2009’un ikinci yarısında açıkladığı orta vadeli program ve orta vadeli mali plana aykırı zamlara yer vermesi yatıyor. Maliye politikası alanında sergilenen taktik ters tepti diyebiliriz. Ancak en azından biraz daha zaman kazandırdı Ankara’ya.
IMF’siz Dönem Ne Getirecek?
Peki, şimdi ne olacak? Yukarıda açıkladığımız üzere Hükümet’in müzakereleri zamana yayma taktiği piyasalara gerekli hazırlığı yapacak, kendini yeni duruma alıştıracak vakti vermişti. Dış konjonktürün de etkisiyle piyasalarda ciddi bir hareketlilik görmedik. Ancak piyasaların bundan böyle olumsuz gelişmelere daha keskin tepkiler vereceğini söyleyebiliriz.
IMF ile bir stand-by yapılamamış olması ülkeye ucuz kredi girmemesi anlamına geliyor. Bütçe dengesini tutturmak ve yüksek bir büyüme oranına ulaşmak artık daha zor. En azından kârdan zarar etmek söz konusu. Hükümet cephesinden yapılan ilk açıklamalar bu konuda özelleştirmeye bel bağlandığını gösteriyor. Ama sat sat bir yere kadar.
Stand-by şeklinde olsun olmasın IMF desteğinin bulunmadığı bir ortamda ulusal ekonomi politikalarının güvenirliliği daha büyük önem taşıyor. Özellikle de maliye politikasının. Zira para politikası zaten bağımsız bir merkez bankasına emanet. Paranın güvenli ellerde olmasına rağmen maliyede yapılacak hataların bir ülkeyi nerelere götürebileceğine ise komşumuz Yunanistan’da şahit oluyoruz. Hükümet’in geçen yıl açıklandığı üzere bir mali kural uygulamasına bir an önce geçmesi gerekiyor.
Ancak sorun şu ki aynı kısır döngüler hâlâ ayaklara dolanıyor: IMF ile anlaşma olmadığından bütçe hesabının tutması zorlaşırken genel seçimler ağır ağır yaklaşıyor. Kısacası IMF’siz dönem fazla umut vadetmiyor.
Evren GÜLDOĞAN
Yorumlar
Yorum Gönder