ÇEVRE HAKKI VE AARHUS SÖZLEŞMESİ
2010 yılında Optik ve Optometri (8-9)'da yayımlanan bir yazım
Çevre sorunlarının öneminin giderek arttığı günümüzde
bu sorunlar karşısında önlem alınması ve çözüm üretilmesi giderek bilinçli
vatandaşların gösterdikleri çabalara bağlı hale geliyor. Devletler nezdinde çevrenin bir insan hakkı
olarak tanınması, daha doğrusu insanların sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı
olduğunun kabul edilmesi ise vatandaşlara bu doğrultuda gerekli imkanı temin
ediyor.
Optik ve Optometri’nin
geçtiğimiz sayısında belirttiğimiz üzere çevre hakkı bir insan hakkı olarak
doktrine girmiş, uluslararası hukukta ve Türkiye dahil bir dizi egemen hukuk
sisteminde yerini almış bulunuyor. Tabi
bu hakkın ne kadar etkin şekilde kullanılabildiği tartışmaya açık, hele de
Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde.
Ülkemizdeki durumu hakkıyla değerlendirebilmek için
önce dünyadaki durumu incelemek gerekiyor.
Bu amaçla geçtiğimiz sayıda çevre hakkı kavramının tarihsel gelişimini
incelemiştik. Okumakta olduğunuz yazıda
ise çevre hakkı konusunda akdedilmiş en kapsamlı uluslararası sözleşme sayılan,
bu nedenle uluslararası düzlemde varılan gelişmeyi en iyi yansıtan belge olan
Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu’nun Aarhus Sözleşmesi’ni gözden
geçireceğiz.
Çevre Hakkının Üç
Unsuru
Hatırlanacağı üzere çevre hakkına özgül olarak değinen
ilk uluslararası hukuk metni, 1972 Birleşmiş Milletler İnsan Çevresi Konferansı
sonucunda kabul edilen Stokholm Bildirgesi’dir.
Ancak bu bildirgenin ortaya koyduğu haliyle çevre hakkının altını
doldurmak Stokholm Konferansı’nın yirminci yıldönümü olan 1992 yılında Rio’da
düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı ile mümkün
olmuştur. Konferans sonucunda kabul
edilen Rio Bildirgesi çevre hakkının unsurlarını ya da çevre için hakları (1)
bilgi edinme hakkı, (2) katılım hakkı ve (3) başvuru hakkı olarak
belirlemiştir.
Rio ile birlikte küresel ve bölgesel çevre anlaşmaları
usuli haklar olan söz konusu unsurlara ilişkin hükümlere yer vermeye
başlamıştır. Aarhus Sözleşmesi’nin diğer
anlaşmalardan ayıran iki önemli özelliği bulunmaktadır. Birincisi, çevre için hakların tamamına
değinen iki sözleşmeden biri olmasıdır.
İkincisi ve daha önemlisi ise diğer anlaşmalarının çevre için hakları ele
aldıkları özgül bir çevre sorunu çerçevesinde, yani bu soruna yönelik olarak düzenlemeleri,
Aarhus’un ise yegane amacının çevre hakkının taraf ülkelerde tesis edilmesi
olmasıdır.
Nitekim bunu Sözleşme’nin çevre hakkının üç unsuruyla
örtüşen resmi başlığından anlamak da mümkündür:
Çevre Konularında Bilgiye Erişim, Kamunun Katılımı ve Yargıya Başvuru
Sözleşmesi.
Aarhus Sözleşmesi’nin
Tarihçesi
Aarhus Sözleşmesi’nin fiili kökeninde 1980’li yılların
sonundan itibaren Birleşmiş Milletler Avrupa Ekonomik Komisyonu çatısı altında “Avrupa
için Çevre” süreci dahilinde yapılan çalışmalar yatmaktadır. 1990’da hazırlanan, ancak bilahare rafa
kaldırılan Çevresel Hak ve Yükümlülükler Taslak Şartı içerik açısından
Sözleşme’yi anımsatmaktadır. Üst düzey
bir istişari organın 1993 tarihli önerileri doğrultusunda Üçüncü “Avrupa için
Çevre” Bakanlar Konferansı 1995 yılında çevresel konularda bilgi edinme ve
katılım haklarına ilişkin olarak hem “Sofya Rehberi”ni kabul etmiş hem de bir
sözleşme hazırlanmasının ele alınmasına karar vermiştir. Çevre Politikası Komitesi’nin 1996 yılında
oluşturduğu bir geçici çalışma grubu sivil toplum örgütlerinin yoğun şekilde
katılım gösterdiği on müzakere turundan oluşan iki yıllık bir süreç sonucunda
Sofya Rehberi doğrultusunda kaleme alınan taslak sözleşmeyi oluşturmuştur. Sözleşme üç ay sonra Danimarka’nın Aarhus
şehrinde toplanan Dördüncü Bakanlar Konferansı’nda kabul edilmiştir. Bu nedenle kısaca Aarhus Sözleşmesi olarak
anılmaktadır.
39 devlet ve ikinci maddesinde yer alan “kamu makamı”
tanımı içerisine giren Avrupa Topluluğu (Lizbon Antlaşması’nın yürürlüğe
girmesi ile birlikte Avrupa Birliği) tarafından imzalanan Aarhus Sözleşmesi
imzacıların onda altısının onay araçlarının Birleşmiş Milletler Genel
Sekreterliği’ne tevdi edilmesini müteakiben
Sözleşme’nin birinci Taraflar toplantısı 2002 yılında
İtalya’nın Lucca şehrinde gerçekleştirilmiş, Taraflar bir uyum mekanizması ve
raporlama sistemi karara bağlanmıştır.
2003 yılında Ukrayna’nın Kiev şehrinde toplanan Beşinci “Avrupa için
Çevre” Bakanlar Konferansı çerçevesinde düzenlenen olağanüstü Taraflar
toplantısında Sözleşme’ye Kirletici Madde Salımı ve Transferi Sicillerine dair
Protokol 36 devlet ve Avrupa Topluluğu tarafından akdedilmiştir. Protokol Taraflar’ın belirli türde
işletmelerden kaynaklanan 86 kirletici maddeye ilişkin internet üzerinden
erişilebilen ulusal siciller oluşturmasını öngörmektedir ve 2009 yılında
yürürlüğe girmiştir. 2005 yılında
Kazakistan’ın Almaata şehrinde gerçekleştirilen ikinci Taraflar toplantısında
ise Sözleşme’ye genetiği değiştirilmiş organizmaların çevreye kasıtlı salımı ve
piyasaya sunumuna dair karar-alma süreçlerine kamunun katılımına ilişkin daha
kesin hükümler getiren bir değişiklik kabul edilmiştir.
Sözleşme’nin
Sütunları
Aarhus Sözleşmesi’nin içeriğine bakıldığında ilk
olarak “hak” teriminin kullanılmasından sakınılmasına rağmen haklara dayanan
bir yaklaşım benimsendiği, ikinci maddede “çevresel bilgi”, “kamu” ve “ilgili
kamuoyu” kavramlarının geniş bir çerçevede tanımlanarak usuli hakların
kapsamının da geniş tutulduğu dikkati çekmektedir. Sözleşme’nin asgari yükümlülüklere yer vermesi
ve hakların kullanılmasında ayrımcılığı engellemesi bu niteliğini
güçlendirmektedir.
Avrupa Birliği’nin – artık rafa kalkmış bulunan –
faaliyet alanları ile kurulan bir analoji aracılığıyla çevre hakkının üç unsuru
Sözleşme’nin “üç sütunu” olarak anılmaktadır.
Birinci sütunu oluşturan bilgi edinme hakkının bir
edilgen bir de etkin yönü bulunmaktadır.
Hakkın edilgen yönü kamu makamlarının ellerinde bulunan çevresel
bilgileri, kamunun herhangi bir üyesinin hukuksal bir menfaat ileri sürmeye
gerek duymaksızın talep etmesi durumunda kısa bir süre içerisinde temin
etmesini şart koşmaktadır. Tahdidi bir
muaf kategoriler listesine giren bilgilerin açıklanması kamu yararı gözetilerek
ve gerekçeli olarak reddedilebilir.
Hakkın etkin yönü ise kamu makamlarının çevresel bilgilerin toplanması
ve yayımlanmasını sağlayacak düzenlemelere gitmesi, belirli çevresel bilgilerin
adım adım internetten erişilebilir kılması, dört yılı aşmayacak aralıklarla
ulusal çevre durum raporları yayınlaması ve insan sağlığı ile çevreye zarar
verebilecek acil durumlarda ellerindeki bilgileri kamuoyuyla derhal
paylaşmasını gerekli kılmaktadır.
Tarafların ayrıca kirlilik envanter ve sicilleri oluşturması hükme
bağlanmış olup Kirletici Madde Salımı ve Transferi Sicillerine dair Protokol kapsadığı
kirletici maddelere ilişkin internet üzerinden erişilebilen ulusal siciller oluşturmasını
öngörmektedir.
Sözleşme’nin ikinci sütunu kamunun sırasıyla çevreyi
etkileyen özgül faaliyetler; plan,
program, ve politikalar ve idari düzenlemeler ile kanunen bağlayıcı normatif
araçlara ilişkin mevzuat hazırlama süreçlerine katılımını
ilgilendirmektedir. Bu konuda en
kapsamlı hükümler, Sözleşme Ek I’de listelenen özgül faaliyetlere ilişkin
olarak ortaya konulmuştur. Bu
faaliyetler çevresel etki değerlendirmesi (kısa adıyla ÇED) ve Avrupa Birliği
mevzuatı altında entegre kirlilik önleme ve kontrol lisansı gerektiren proje ve
önlemlerle büyük ölçüde örtüşmektedir.
Tarafların özgül faaliyetler ve plan, program, ve politikaların karar
aşamasında katılımın dikkate alındığını temin etmesi gerekmektedir.
Ancak Aarhus Sözleşmesi yasama ve yargı organlarına
uygulanabilir değildir. Bu nedenle
yasama organları tarafından kabul edilecek normatif araçlar durumunda katılım
hakkı yürütme erki tarafından hazırlanan taslaklarla sınırlı bulunmaktadır
Üçüncü sütunu oluşturan başvuru hakkı Aarhus
tarafından üç mevzuya ilişkin olarak düzenlenmiştir: bilgi edinme talepleri, özgül faaliyetlerin
karara bağlanmasına kamunun katılımı ve genel olarak çevre hukukunun ihlalleri. Dolayısıyla başvuru hakkı genel olarak çevre
ihlallerinin önlenmesinin bir yöntemi olmanın yanı sıra diğer iki usuli hakkın
güvencesi haline gelmektedir. Bu hakkın
kullanımı bilgi edinme talepleri haricinde hukuksal bir menfaatin veya hak
ihlalinin mevcudiyetine tabi kılınabilmektedir.
Sözleşme’nin içerdiği çevre hakkına ilişkin bir diğer güvence de
denetsel ve istişari nitelikli uyum mekanizmasıdır.
Türkiye ve Aarhus
Yazının başında belirttiğimiz üzere Aarhus
Sözleşmesi’ni Türkiye’de çevre hakkının durumunu layıkıyla değerlendirebilmek için
gözden geçirdik. Bunun bir nedeni
Aarhus’un çevre hakkı konusunda uluslararası düzlemde varılmış en ileri noktayı
oluşturması. Bir diğeri ise Türkiye’nin
Sözleşme’nin ne tarafı ne de imzacısı olmaması!
Ülkemizin Aarhus Sözleşmesi’nden neden uzak durduğunu
ve Aarhus olmadan çevre hakkı konusunda ne kadar ilerleme kaydedebildiğini
önümüzdeki sayıda göreceğiz.
Yorumlar
Yorum Gönder