Derinleşen Kriz, Alınamayan Önlemler

2009 yılında Optik ve Optometri 2009 (1)'de yayımlanan bir yazım


Kriz devam ediyor, hem de tam gaz!

“Amaaan, sen de!” diyeceksiniz şimdi.  Bunu bilmeyecek ne var?  İşler kesildi, her gün onlarca insan kapının önüne konuyor.  Biz de gezmeyi, tozmayı bıraktık.  Hatta, ne olur ne olmaz, yastığın altına biraz altın sakladık.

Doğru diyorsunuz tabi.  Amerika Birleşik Devletleri kaynaklı küresel ekonomik krizin Sayın Başbakan’ın dediği gibi bize teğet geçmediği ortada.  Ancak bir başka siyasetçimizin öne sürdüğü gibi delip geçmiş de değil.  Zira daha geçtiği yok, delmeye devam ediyor!

Kriz devam ediyor yazarken kastettiğimiz işte bu.  Ekonomik göstergelerdeki bozulma eğiliminin sürmesi.  Ekonomistler dönemlik verilere değil, bu verilerin işaret ettiği orta ve uzun dönemli eğilimlere bakarak konuşur.  Daha doğrusu bu eğilimlere ilişkin öngörü ve tahminlerine.  Dolayısıyla aynı tablo karşısında farklı yorumlar çıkabilir ortaya.  Fakat içinde bulunduğumuz durum öyle bir hal alıyor ki Türkiye’nin krizi hafif atlatacağı, hatta 2009’un son çeyreğinde toparlanacağı yorumları naif kalmaya başladı.

TCMB’nin Yorumu

15 Ocak’ta – yani bu yazının kaleme alınmasından bir gün önce – toplanan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) Para Politikası Kurulu akşam saatlerinde kısa vadeli faiz oranlarını 200 baz puan birden, yani % 2 oranında indirdiğini açıkladı.  Beklenmedik kadar yüksek olan bu faiz indirimi piyasaları şaşırttı.

Ancak bizim açımızdan önemli olan faizlerin seviyesi değil, toplantıda alınan 2009-4 sayılı Para Politikası Kurulu Kararı’nın metni.  Zira TCMB’nin krizin gidişatına dair yorumu burada saklı.  Bakın ne diyor Merkez Bankası:

“Son dönemde açıklanan veriler iktisadi faaliyetteki yavaşlamanın giderek derinleştiğine işaret etmektedir.  Uluslararası kredi piyasalarındaki ve küresel ekonomideki sorunların önceki tahminlere göre daha uzun bir süre etkili olacağına ilişkin görüşler güçlenmektedir.”

TCMB’nin her yaptığı, Para Politikası Kurulu’nun her dediği doğru diye bir kaide yok.  Fakat Merkez Bankası’nın dünya ve Türkiye piyasalarını yakından izleyen, üstelik güncel gelişmelere olduğu kadar akademik çalışmalara da hakim yüzlerce ekonomisti barındıran bir kadrosu olduğu unutulmamalı.  Elinde kamuoyuna açıklanmayan bilgilerin bulunduğu, yerli ve yabancı muhataplarıyla sürekli temas halinde olduğu da öyle.

Dolayısıyla gerektiğinde üstü kapalı, hatta ezoterik açıklamalar yapmasını bilen TCMB’nin gidişatı bu kadar net bir şekilde ortaya koymasının profesyonel ekonomistler arasında oluşan geniş görüş birliğini yansıttığını söylemek mümkün.  Başta dediğimiz gibi kriz tam gaz devam ediyor, giderek derinleşiyor.



Merkez’in Derdi Ne?

TCMB (Durmuş Yılmaz’ın başkanlığı döneminde fiili bir aşınmaya uğrasa da) bağımsız ve tek bir politika hedefine sahip bir merkez bankası.  Internet sitesine girdiğinizde sayfanın en üstünde, içeriğin geri kalanından önce beliriyor bu hedef;  adeta gözümüze sokuluyor:  “Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın temel amacı fiyat istikrarını sağlamak ve sürdürmektir.”  Amerika Birleşik Devletleri’nin merkez bankası olan Federal Rezerv Sistemi, kısa adıyla Fed’in durumu farklı mesela.  Hem fiyat istikrarını hem de istihdamı dikkate alıyor.  Ancak Türkiye’nin geçmişte yüksek enflasyonla mücadelede karşılaştığı zorluklar TCMB’nin politika duruşunu meşru kılıyor.

Kısacası krizin gidişatını olumsuz yönde okuyan TCMB’nin faizleri indirmeye karar vermesinin ardında yatan şey enflasyonun hız kesmesi.  Para Politikası Kurulu Kararı’ndan bir alıntı daha yapacak olursak bu husus netleşecek:

“Önümüzdeki aylarda yapılması öngörülen faiz indirimlerinin önemli bir kısmının erkene almanın, finansal koşullardaki ek sıkılaşmanın telafi edilmesine katkıda bulunacağı düşünülmektedir.  Merkez Bankası, fiyat istikrarını sağlama temel amacı ile çelişmemek kaydıyla, uluslararası piyasalardaki sorunların ekonomimiz üzerindeki etkilerini sınırlamak için üzerine düşen tedbirleri almaya devam edecektir.  Küresel finans piyasalarındaki sorunların reel ekonomi üzerindeki etkilerinin boyutuna ilişkin belirsizlikler halen yüksek seviyede seyretmektedir.  Bundan sonraki olası faiz indiriminin miktarı ve zamanlaması enflasyon görünümünü etkileyen unsurlardaki gelişmelere bağlı olacaktır.”

Yani TCMB piyasalara yardımcı olurum diyor.  Nitekim likidite konusunda hassasiyetini krizin etkisini ciddi ciddi hissettirdiği ilk günlerden itibaren göstermiş bulunuyor.  Zaten aksi taktirde parasal aktarım mekanizmasının iyice teklemesi, para politikasının etkisini kaybetmesi tehlikesi var.

Ancak Merkez ekonomiyi canlandırmak benim işim değil, ben enflasyona bakarım demeyi de ihmal etmiyor.  Bu aynı zamanda yüksek faiz – düşük kurdan düşük faiz – yüksek kura geçildiği iddialarına bir yanıt oluşturuyor.

Peki, o halde ekonomiyi canlandırmak kimin işi?  Tabi ki hükümetin.

Hükümet Cephesinde Durum

Dergimizin geçen sayısı için yazımı hazırlarken biraz tedirginlik duyuyordum.  Aylık yayınlanan bir dergide günlük gelişmelere gebe ekonomik kriz hakkında yazacak, hükümetin neden önlem almakta geciktiğini açıklamaya çalışacaktım.  Oysa dergi yayınlanana kadar durum değişebilir, hükümet ayrıntılı bir ekonomik paket açıklayıp üstüne bir de Uluslararası Para Fonu IMF’yle anlaşmaya varıldığını beyan edebilirdi.  Daha okuyucuya ulaşmadan gündemin gerisinde kalma riski vardı yani.

Velhasıl hükümet yüzümü kara çıkartmadı!  Okumakta olduğunuz bu satırlar geçen sayıda yer alan yazımdan tam 45 gün sonra kaleme alındı.  Buna karşın değişen bir şey yok.  Ortada ne anlaşma var ne de paket.

Tabi dramatik bir etki yaratacağız diye hükümete de haksızlık yapmamak gerek.  Geçen yazımızda gerekli tespitte bulunmuşuz zaten:  “Görüldüğü üzere hükümet aslında durumun farkında, bazı önlemler alınıyor.  Ancak siyasal nedenlerden dolayı ikna edici, güven verici bir paket ortaya konulamıyor.”  Alınan önlemlere örnek olarak ise kamuoyunda Varlık Barışı Kanunu olarak bilinen 5811 sayılı Kanun’un kabulünü göstermişiz.  KOSGEB tarafından imalatçı KOBİ, esnaf ve sanatkarlara yönelik devreye alınan 350 milyon YTL büyüklüğündeki kredi desteği gibi başka ciddi önlemler de var.

Fakat hala bir paket yok!  Hatta – bir açıdan baktığımızda – artık olacağı, olsa da işe yarayacağı yok.

Paket Meselesi

Şimdi soracaksınız:  Madem hükümet bazı önlemler alıyor, ayrıca paket diye tutturmaya ne gerek var?  Bu soruya yanıt vermek için önce paketten ne anladığımızı açıklamak lazım.  Ekonomik kriz bağlamında iki ayrı anlama gelebilir “paket” sözcüğü:  bir önlemler bütünü veya hacimli bir mali teşvik.  Fark edeceğiniz üzere bunlar birbirini dışlayan anlamlar değil.  Mali teşvik diğer önlemlerle bir bütün olarak gündeme gelebileceği gibi kendisi farklı teşvik önlemlerinden oluşan bir bütün teşkil edebilir.

Yine de şimdilik biz bu anlamları birbirinden ayrı tutalım, ilkine yoğunlaşalım.  Ekonomik krizler karşısında farklı önlemlerin ayrı ayrı devreye alınıp ilan edilmesi mi yoksa bir arada gündeme getirilmesi, bir paket olarak sunulması mı daha etkili olur, bir düşünelim.  Benim açımdan paket seçeneğinin iki bariz üstünlüğü var.  Birincisi farklı önlemler arasında eşgüdüm ve bütünleyiciliğin temin edilmesine katkıda bulunması.  Bu mevcut hükümetimiz gibi tek parti iktidarlarında bile kolay olmayan bir iş.  İkincisi ve daha önemlisi ise yarattığı psikolojik etki.  Makroekonomide beklentilerin önemi büyük, bazen krizleri başlatacak diğer zamanlarda derinleştirecek kadar büyük.  Dolayısıyla “nesnel” gerçeklikler ne olursa olsun psikolojik etkilerin hesaba katılması, buna göre hareket edilmesi gerekiyor.  Manşetlerde “Hangi önlemler alındı, neler bekleniyor?” (gerçekten atılmış bir başlık) yerine “İşte Hükümetin Krize Karşı Paketi” gibi bir ifade görmenin yaratacağı güven duygusu bu nedenle kritik önemde.  Özellikle de böyle bir paket beklenirken.

Ancak hükümetin psikolojisi farklı.  Bir taraftan “teğet” reddiyeciliği, beklentiler kötüye giderken küresel krizin Türkiye’yi fazla etkilemeyeceğini iddia ederek beklentilerin olumlu yönde değiştirilebileceği yanılgısı.  Diğer yandan koyu bir ben bilirimcilik, bir başka deyişle hükümete yönelik taleplerin şeffaflık, hesap verebilirlik ve katılımcılık gibi çağdaş kamu yönetimi ilkeleri doğrultusunda ele alınması yerine savunmacı bir ruh haliyle karşılanması. 

Söz konusu ruh halinin en bariz tezahürünü Başbakan’ın 4 Ocak’ta kendisine katma değer vergisi (KDV) konusunda yöneltilen bir soruya cevaben sarf ettiği şu sözlerde bulmak mümkün:  “Şu anda gündemimizde KDV indirimi diye bir şey yok, söz konusu değil.  KDV indirimini talep edenler çok ilginç tezatlar içindeler.  Bir taraftan ‘IMF ile anlaşın.’ diyorlar, öbür taraftan ‘KDV indirimi’ diyorlar.  Bilmiyorlar ki IMF, şu anda, ‘KDV'yi yükseltin.’ diyor.  Biz tam aksine ‘Hayır, yükseltemeyiz.’ diyoruz.”  TÜSİAD ve İstanbul Sanayi Odası’nın ard arda KDV indirimi taleplerini dile getirmesinin ardından geliyor bu sözler.  Değerlendiriyoruz, gerekenler yapılacak gibi durumu idare edecek bir şeyler söylemek mümkünken iş dünyasının önde gelen temsilcilerine karşı doğrudan cephe almayı seçiyor hükümet.  Oysa bu tutumun beklentileri nasıl etkilediği, ne kadar güven sarsıcı olduğu ortada.

Bu arada ister istemez bir soru geliyor akla:  KDV indirimi paket sözcüğünün diğer anlamıyla, yani hacimli bir mali teşvik konusuyla yakında ilgili.  Ancak görünen o ki IMF KDV indirimine karşı.  Tam tersine basında çıkan haberlere göre KDV’nin tüm ürünlerde % 18’e çıkartılması yönünde taleplerde bulunmuş.  Yoksa şu “ümük sıkma” konusunda hükümet haklı mı?

İzniniz olursa bu sorunun yanıtını bir sonraki yazımızda arayalım.  Ekonomik krizler karşısında alınacak mali önlemler hangi özellikleri taşımalı ve Türkiye’nin bu açıdan yaşadığı sıkıntılar ne, ortaya koyalım.


Evren GÜLDOĞAN

Yorumlar

Popüler Yayınlar