Dünya Ticaret Örgütü’nden Zeytinyağı Anlaşmazlığı’na Çözüm (I)
2009 yılında Z&Z Akdeniz Kültürü Dergisi 3 (13)'te yayımlanan bir yazım
Evren GÜLDOĞAN
Merhaba
Zeytindostları!
Hepimizin
malumu: Küresel bir dünyada
yaşıyoruz. Küreselleşme ise ülkeler
arasında sınırötesi akımların nicel ve nitel olarak artış göstermesi, bazı
durumlarda sınırların etkinliğini tamamen yitirmesi anlamına geliyor. Mal ve hizmetlerle üretim faktörleri kadar,
hatta belki onlardan da fazla, karşı karşıya kaldığımız sorun ve tehditleri,
başvurduğumuz düşünce ve politikaları ilgilendiriyor küreselleşme süreci.
Ülkemiz zeytin
sektöründe bu durumun yansımalarını görmek o kadar kolay ki… Zeytinliklerin küçük ve parçalı olmasından
çoğu üreticinin modern hasat ve budama tekniklerini benimsememesine, tağşiş ve
beyaz tenekenin yaygınlığından güvenilir bir depolama sisteminin bulunmamasına
kadar birçok iç sorunu var sektörümüzün.
Buna karşılık en ateşli tartışmalarımız ihracat, dâhilde işleme rejimi
ve son olarak dış tanıtım, kısacası dünya piyasalarıyla etkileşim üzerine. Referanslarımız da dışarıdan: Zeytinyağına prim isterken Avrupa Birliği’ni
örnek gösteriyoruz, mayınlı arazilerin zeytinliğe dönüştürülmesini talep
ederken Suriye’yi. Uluslararası etkiler
zeytinyağı kalitesini teşvik etmeye yönelik çalışmalara da damgasını
vuruyor. Zeytinyağı Derneği düzenlediği
kalite yarışmalarında dünya çapında tanınmış tadım laboratuarıyla işbirliği
yapıyor. Ulusal Zeytin ve Zeytinyağı
Konseyi ise Uluslararası Zeytin Konseyi’nin kalite kontrol programını
Türkiye’ye taşıyor.
Dolayısıyla
uluslararası gelişmeleri takip etmek, bu konularda bilgilenmek günümüzde büyük
önem ve değer taşıyor.
Dünya Ticaret Örgütü’nün Zeytinyağı Kararı
4 Eylül 2008
tarihinde Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ihtilafların (anlaşmazlıkların) halli
mekanizması dâhilinde alınan bir karar, işte bu nedenle tarafımızdan
incelenmeyi hak ediyor. Zira bu karar
Avrupa Birliği’nin Meksika’ya zeytinyağı ihracatında ortaya çıkan bir sorunu
ilgilendiriyor.
Sorun şu: Meksika 2005 yılından beri Brüksel’in
zeytincilere dağıttığı üretim yardımları nedeniyle Avrupa Birliği menşeli
zeytinyağı ithalatlarına bir telafi edici vergi uyguluyor. Yani normal gümrük vergisinin yanı sıra söz
konusu sübvansiyonların yarattığı etkiye denk gelecek ilave bir vergi daha
alıyor. Verginin tutarı kilogram başına
40 ila 70 sent arasında. Avrupa Birliği
bu uygulamanın DTÖ kurallarına aykırı olduğu görüşünde. Bu nedenle Örgüt’ün ihtilafların halli
mekanizmasına başvurmuş. Nitekim 4
Eylül’de çıkan karar da Brüksel lehine.
Bunun Avrupa Birliği’nin zeytinyağı konusunda ihtilafların halli
mekanizmasına ikinci başvurusu olduğunu, Brüksel’in daha önce de Arjantin’in
uyguladığı telafi edici vergilere karşı Cenevre’ye gittiğini belirtmeden
geçmeyelim.
Daha ayrıntılı
bir incelemeye girişmeden evvel DTÖ’nün sübvansiyonlara ilişkin kurallarına bir
göz atmak gerekiyor. Aksi taktirde
anlaşmazlığı ve alınan kararı anlamak mümkün olmayacak.
Dünya Ticaret Hukukunda Sübvansiyonlar
Dilimizde her
ikisi de yetersiz kalan teşvik ve yardım sözcükleriyle karşılanan sübvansiyon
kavramı en basit tanımıyla negatif vergi demek.
Yani devletin mal mülk sahipleri ile ticari işlemlerden gelir elde etmek
yerine bunlara destek vermesi.
Sübvansiyonlar
uluslararası ticaretin temel sorunları arasında yer alıyor. Zira bir hükümetin kendi üretici veya
ihracatçılarına verdiği yardımlar diğer ülkeleri haksız rekabetle karşı karşıya
bırakabiliyor. Bu nedenle DTÖ
düzenlemeleri sübvansiyonlara ilişkin ayrıntılı kurallar içeriyor.
DTÖ
Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması işe sübvansiyon kavramını
tanımlayarak başlıyor. Anlaşma’ya göre
sübvansiyonun üç unsuru var. Mali katkı
niteliğinde olması, bir hükümet veya kamu makamı tarafından verilmesi ve alana
fayda sağlaması.
Hibe
ve öz kaynak katkısı gibi dolaysız mali transferler ile potansiyel mali
transfer veya yükümlülükler, örneğin garantiler; vergi muafiyetlerinde olduğu gibi devlet
gelirlerinden feragat edilmesi veya bunların toplanmaması; devletin genel altyapı haricinde mal veya
hizmet tedarik etmesi ya da başkaları adına mal satın alması veya bu amaçlardan
herhangi biri için bir finansman mekanizmasına kaynak sağlaması ya da özel bir
kurumu görevlendirmesi mali katkı olarak kabul ediliyor. Görüldüğü gibi sübvansiyonlar veriliş
yöntemleri açısından oldukça geniş bir yelpaze oluşturuyor.
DTÖ’ye
üye ülkelerin sadece merkezi hükümetleri değil, topraklarında mukim bulunan
herhangi bir kamu makamı tarafından sağlanan mali katkılar da sübvansiyon
sayılıyor. Bu bağlamda kamu makamları,
bağımsız veya özerk kuruluşları olduğu gibi bölgesel hükümetler ve yerel
yönetimleri de kapsıyor.
Mali
katkının alana fayda sağlayıp sağlamadığını tespit etmek hibeler ve benzeri
karşılıksız teşvikler durumunda zor değil.
Ancak krediler veya öz kaynak katkıları gibi mali katkılar söz konusu
olduğunda değerlendirme karmaşık bir hale geliyor. DTÖ Tahkim Organı aldığı bir kararda faydanın
varlığı ve büyüklüğünün piyasa koşulları ile karşılaştırma yapılarak saptanması
gerektiğini belirterek konuya ışık tutmuş.
Bir
sübvansiyonun DTÖ Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması kapsamına
girmesi için bu üç unsuru karşılamanın yanı sıra özgül (spesifik) olması
gerekiyor. Aksi taktirde, yani
sübvansiyonun bir ülkenin ekonomik hayatın genelini kapsaması durumunda üretim
kaynaklarının dağılımını etkilemeyeceğini varsayılıyor. Dolayısıyla bir şirkete yatırım teşviki
verilmesiyle kurumlar vergisinin oranının düşürülmesi bir sayılmıyor. Özgüllük bir teşebbüse veya teşebbüslere, bir
sektöre veya sektörlere veya ülkenin belirli bir bölgesine ilişkin olabiliyor.
Hangi Sübvansiyonlar Yasaklı? Hangilerine Karşı Önlem Alınabilir?
DTÖ
sübvansiyonları tanımlamakla kalmıyor, bu konuda Örgüt’e üye devletleri
bağlayıcı hükümler veya dünya ticaret hukuku jargonuyla “çoktaraflı
disiplinler” getiriyor. Ayrıca bunların ihlali
durumunda diğer ülkelerin neler yapabileceğini de ortaya koyuyor.
Sübvansiyonlar
ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması sübvansiyonları bu çerçevede yasak ve önlem
alınabilir şeklinde iki sınıfa ayırıyor.
İhracat performansına bağlı olan sübvansiyonlar ile üretimde ithal mal
yerine yerli girdilerin kullanılmasını teşvik edenler yasaklı olanlar. Anlaşma’nın eklerinden birincisi ihracat
sübvansiyonlarına ilişkin örnek vermek amaçlı, kambiyo işlemlerinden nakliyat masraflarına
kadar ilk anda akla gelmeyen birçok konuyu kapsayan bir listeden oluşuyor. Yasak sübvansiyonlar özgül kabul ediliyor.
Önlem
alınabilir sübvansiyonlara gelince…
Bunlar yasak olanlarla sınırlı değil.
Diğer üye ülkeler üzerinde olumsuz etkileri bulunduğu sürece yasak
olmayan sübvansiyonlara hakkında da önlem alınması mümkün. DTÖ kurallarına göre olumsuz etki üç durumda
ortaya çıkıyor. Birincisi diğer üye
ülkelerin kendi toprakları üzerinde yerli üreticilerinin zarar görmesi
durumunda. İkincisi Tarifeler ve Ticaret
Genel Anlaşması, kısa adıyla GATT 1994 kapsamında, bilhassa tanınan imtiyazlar,
yani bağlı tarife indirimleri aracılığıyla elde edilen menfaatlerin hükümsüz
bırakılması veya sakatlanması halinde.
Üçüncüsü ise diğer üye ülkelerin çıkarları açısından ciddi sakıncaların
oluşmasıyla. Muğlak bir kavram olan
ciddi sakıncanın hangi durumlarda doğabileceğine ilişkin detaylı hükümler
bulunuyor.
DTÖ üyelerinin
yasak ve önlem alınabilir sübvansiyonlara karşı kendi üreticilerini korumak
için harekete geçmesi, örneğin telafi edici vergiler koyması mümkün.
Ya Tarımsal Destekler?
Tarım sektörünün
DTÖ kuralları dâhilinde özel bir yeri, kendine has kuralları var. Bu nedenle tarımsal sübvansiyonlara ilişkin
düzenlemeler diğer sektörlerden ayrı tutuluyor, DTÖ Tarım Anlaşması kapsamına giriyor. Bu Anlaşma tarımsal sübvansiyonları iç
desteklemeler ve ihracat sübvansiyonları olarak iki ayrı başlık altında ele
alıyor.
Baştan
uyaralım: DTÖ jargonunda iç
desteklemelerin sınıflandırılmasında bir metafor karmaşası var. Bir yandan kutular, diğer yandan trafik
ışıklarından bahsediliyor. Ancak bu
nasıl bir trafik lambasıyla kırmızı ışığı yok, buna karşılık mavisi var! Üstelik Tarım Anlaşması ne kutulara ne de
ışıklara değinen bir hüküm içermiyor.
Bunun yerine “toplam toplu destek ölçümü” ve “yıllık ve nihai bağlı
taahhüt seviyeleri” gibi teknik terimlere, uzun mu uzun maddelere yer
veriyor. Hal böyle olunca düzenlemeleri
basitleştirerek aktarmak neredeyse zorunlu.
Tarım Anlaşması
kapsamında uluslararası ticaret üzerinde göz ardı edilebilir bir etkisi olduğu
addedilen destekler “yeşil kutu tedbirleri” olarak adlandırılıyor. Araştırma, yayım, gıda güvenliği vb. kamu
hizmetleri, çiftçilere yönelik, ancak üretimi doğrudan teşvik etmeyen
sübvansiyonlar, yani doğrudan gelir desteği sistemlerinin birçoğu ile çevrenin
korunması ve bölgesel kalkınmaya yönelik ödemeler bu çerçevede. Yeşil trafik ışıklarında olduğu gibi geçiniz
anlamına geliyor, hükümetler bu tür desteklerden istedikleri kadar verebiliyor.
Geriye kalan tüm
iç desteklemeler “sarı kutu”ya giriyor.
Sarı kutuda yer alan tedbirlerin üretim ve ticareti piyasa dengesinden
saptırdığı, dolayısıyla uluslararası ticareti olumsuz etkilediği kabul
ediliyor. Tarım Anlaşması doğrultusunda bu kategoride yer alan destekler
1986-1988 yıllarından oluşan tarihsel referans dönemi baz alınarak azaltılmış
durumda. Söz konusu dönemi aşacak bir
oranda sübvansiyon vermek de artık yasak.
İşte bu nedenle Tarım Anlaşması bir “kırmızı kutu” içermiyor.
Buna karşılık
sarı kutunun bazı istisnaları var. İlki
“mavi kutu”, yani üretimin sınırlandırılması şartıyla verilen doğrudan
destekler. İkinci bir istisna de minimis, yani asgarilik. Desteklenen ürünlerin toplam değerine göre
düşük oranlı (gelişmekte olan ülkeler için % 10 oranında) olan destekler bu
kapsama giriyor ve sarı kutudan sayılmıyor.
Son olarak gelişmekte olan ülkelerin tarımsal ve kırsal kalkınmaya
yönelik bazı destekleme programları da muaf durumda.
İhracat
sübvansiyonların ise hem tutar hem de hacim açısından azaltılmaları hükme
bağlanmış. Avrupa Birliği bu nedenle
zeytinyağına verdiği ihracat iadelerini kaldırmış durumda.
Tarımsal Sübvansiyonlarda Barış Döneminin
Sonu
Tarımsal
sübvansiyonların Tarım Anlaşması hükümlerine uygun olarak verilmesi
Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması’nın getirdiği düzenlemelerden
muaf olacağı anlamına gelmiyor. Daha
doğrusu artık gelmiyor. Tarım
Anlaşması’nın 13’üncü maddesi tarımsal sübvansiyonlara kısmen de olsa böyle bir
muafiyet getirmişti. Bu nedenle gayr-i
resmi olarak “barış maddesi” olarak adlandırılıyordu. Ancak maddenin yürürlük süresi 2003 sonu
itibariyle dolmuş durumda.
Nitekim tarımsal
ürünlere ilişkin telafi edici vergiler ve DTÖ ihtilaflarında yaşanan artış da
barış döneminin gerçekten geride kaldığını gösteriyor. Gerek Arjantin’in gerekse de Meksika’nın
Avrupa Birliği menşeli zeytinyağına karşı aldığı önlemler barış döneminin
sonrasına denk geliyor.
Türkiye’nin, de minimis istisnası sağolsun, tarımsal
sübvansiyonlarla başı dertte değil.
Ancak uyguladığımız ithalat kısıtlamaları için aynı yorumu yapmak
güç. Bu nedenle DTÖ kuralları ve
ihtilaflarını daha dikkatle takip etmeye başlamanın zamanı. Kuralları bu yazımızda ele aldık, zeytinyağı
ihtilafına önümüzdeki sayıda eğileceğiz.
Evren GÜLDOĞAN
Yorumlar
Yorum Gönder