Küresel Kriz Sağlığımızı Fena Bozuyor

2009 yılında Optik ve Optometri 2009 (6)'da yayımlanan bir yazım


Sizi bilmem;  ama yaşamakta olduğumuz ekonomik kriz bana hiç iyi gelmedi.  Başıma ağrılar saplandı, midem yandı, keyfim iyiden iyiye kaçtı.  Tüm bunların kaynağı ise elbet ki ekonomik krizin sinirlerimi epey bozmasıydı.

Aslında krizin kendisini suçlamak olmaz.  Kapitalist sistemlerde iş çevrimleri, yani ekonomik faaliyetin düzensiz aralıklarla da olsa genişleme ve daralma evrelerinden geçmesi gayet normal.  Daha uzun vadeli, tarihsel bir bakış ise ekonomik yaşamda yapısal kırılmaların kaçınılmaz olduğunu gösteriyor.  Ekonomik kriz çıktı diye enseyi karartmamak gerek.  Hastalıklar gibi ekonomik krizler de hayatın bir parçası.

Zaten benim sinirlerimi bozan da tepe taklak giden ekonomik göstergelerden ziyade mevcut hükümetin kriz karşısında takındığı tutum oldu.

Sinir Bozanlar, İç Rahatlatanlar

Kapsamlı ve bütünleşik bir önlemler paketi sunulması, orta vadeli bir maliye politikası ve uzun vadeli bir büyüme vizyonu izlenmesi gereken yerde siyasal bir gündeme ve kişilik meselelerine kilitlenmiş bir ekonomi politikasıyla karşı karşıya kaldık.  Hükümet boş ve çelişkili söylemlerle, parça parça gündeme getirilen önlemlerle günü kurtarmaya çalıştı.

Üstelik bu arada otomobilde özel tüketim vergisi indirimi gibi geniş bir tüketici kitlesinin işine yarasa da maliye politikası açısından hatalı olan bazı önlemler alındı.  Belki de en önemlisi, bir süredir olumsuz yönde gelişmeler kaydeden maliye politikası, şimdilik sürdürülebilirlik bakımından olmasa da disiplin açısından çökme noktasına geldi.

Tabi yazılarımı düzenli olarak takip eden okuyucularımızın gözünden kaçmayacağı gibi, hal böyle olunca benim de hükümetin izleyeceği ekonomi politikasına ilişkin tahminlerim yanlış çıktı.  Başlı başına sinir bozucu bir olay!  Yerel seçimlerin ardından hükümetin Uluslararası Para Fonu, kısa adıyla IMF ile müzakereleri sonuçlandırma yoluna gireceğini öngörmüştüm.  Oysa IMF konusunda yılan hikayesine dönen sürecin aynen devam ettiğini hep birlikte gördük.

Maliye politikası konusundaki kötümserliğim kısmen bu nedenden.   Kamu gelir - gider dengesindeki olusuz gelişmeler, bütçe politikasına ilişkin belirsizlik ve gündemde olan yasal değişiklikler, özellikle hükümetin 4749 sayılı Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun kapsamında Hazine’nin borçlanma sınırının yükseltilmesine yönelik talebi kötümser olmak için diğer nedenlerim.

Daha fazla ayrıntıya şimdilik girmeyelim.  Kamu maliyesini yılın ilk altı aylık dönemine ilişkin rakamlar ortaya çıktıktan sonra mercek altına almak daha  doğru olacak.  Hem bu yazının esas konusunu da kamu maliyesinin sağlığı değil, “bildiğimiz” sağlık, yani sizinle benim keyfimiz, afiyetimiz oluşturuyor.

Ancak esas konuya geçmeden önce bir parantez açıp hükümetten bağımsız olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası ve aldığı para politikası tedbirlerini sinirimi bozan gelişmelerden ayrı tuttuğumu belirtmem lazım.  Merkez Bankası belki sürpriz yapmadı, ancak piyasaya likidite ve güven aşılanması açısından üzerine düşen görevi başarıyla yerine getirerek içimizi rahatlattı.  TCMB’nin temel amacı olan fiyat istikrarına yönelik olarak krizin yarattığı yeniden değerlendirme fırsatını da verimli kullandığına şüphem yok.  Dolayısıyla hükümet sinirimi bozarken, ruh sağlığımı Merkez Bankası sayesinde korudum diyebilirim!

Krizi Bırakalım, Gazel Okuyalım!

Türkçe-matematik öğrencisi olduğumdan lise yıllarım boyunca Türk dili ve edebiyatı, edebi metinler, Türk edebiyat tarihi gibi dersler aldım.  Bu derslerde uzun uzun Divan edebiyatı işlendi.  Gel gör ki, genel kültür babında yer edinen birkaç Divan şairinin adı hariç, aklımda pek bir şey kalmadı bu derslerden.  Edebiyata son derece ilgili olmakla beraber Divan edebiyatının ağdalı dili, işlenen konular, biçim ve kalıplar bana hiç mi hiç hitap etmiyordu.

Zannedersem bu konuda tek sayılmam.  Aksi taktirde Divan edebiyatının en yaygın nazım biçimi olan gazel, günümüzde sadece “gazel okumak”, yani Türk Dil Kurumu’nun güncel sözlüğüne göre “oyalamak veya kandırmak üzere boş sözler söylemek” deyimi vesilesiyle kullanılan bir sözcük olmazdı!

Divan edebiyatı geleneğine haksızlık etmemek lazım elbet.  Tarihsel ve kültürel değeri bir yana, sanatın her zaman modern okumalara açık olması nedeniyle.  Bu açıdan düşününce ilk aklıma gelen örnek belli.  Zira Muhibbi mahlasıyla gazeller yazan Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın, belki de Divan edebiyatının en bilinen iki dizesini içeren ünlü beyidi, ilk duyduğum andan itibaren üzerimdeki etkisini kaybetmedi.

Halk içinde mu'teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.

Gazelin diğer beyitleri ilki kadar bilinmiyor belki, fakat bir o kadar anlamlı.  Ne yazıktır, sadece bir tanesi günümüz okuyucularının sözlüğe başvurmadan anlayabileceği sadelikte:

Saltanat didükleri ancak cihân gavgaasidur
Olmaya baht u saâdet âlem-i vahdet gibi

Çağının en güçlü devletlerinden birinin mutlak monarkı olan Kanuni Sultan Süleyman’ın tasavvufun etkisi altında kendi varlığına eleştirel bir gözle bakması azımsanacak şey değil.  Kanuni’nin Tarikat Kapısını ne kadar araladığı bilinmez, ancak modern bir okumanın kapısını ardına kadar açtığı görülüyor.

Nitekim şairin – yine modernist bir tanımlamayla eleştirel olarak adlandırabildiğim – bakış açısı devlet kurumuna yansıdığında vurgulanan kavram sağlık oluyor.  Devlet ile sağlık arasında kurulan benzerlikten hem hayatta en değerli varlığın hem de devletin sağlaması gereken temel kamu hizmetinin sağlık olduğunu sonucuna gitmek pekala mümkün.  Dolayısıyla dönemin devlet anlayışının epey ilerisinde bir duruş ortaya çıkıyor bu metinde.  Hatta, Romantizm’e biraz taviz vermek kaydıyla, günümüzün devlet anlayışının da ötesinde diyebiliriz.

Nerden çıktı bu diye soracak olursanız hemen söyleyeyim:  Günümüzde sağlığın temel bir kamu hizmeti olduğu evrensel olarak kabuk edilse de dünya genelinde ekonomik krize ilişkin olarak alınan önlemlere baktığımızda krizin sağlık üzerindeki olası etkisinin pek dikkate alınmadığını görüyoruz.  Oysa ortada küçümsenmeyecek bir sağlık riski var.

Ekonomik Kriz ve Sağlığımız

Sağlık deyince aklımıza genelde hasta olmamak gelir.  Oysa Dünya Sağlık Örgütü’nün resmi tanımına göre “Sağlık sadece hastalık veya zafiyetin bulunmayışı değil, eksiksiz bir fiziksel, zihinsel ve toplumsal esenlik halidir.”  Böylesine kapsamlı bir şekilde tanımlandığında mevcut kriz koşulları altında sağlığın risk altında olmasına şaşmamak gerekir.

Nitekim uzmanların görüşü de bu yönde.  Konuyla ilgili internette kısa bir arama yapınca Bursa Yüksek İhtisas Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde görevli iç hastalıkları uzmanı Doç. Dr. Sedat Demir’in Şubat ayında Anadolu Ajansı’na yaptığı açıklamalar çıktı karşıma.  Demir ekonomik kriz gibi olayların insanların günlük hayatlarının, hatta yaşam tarzlarının değişmesine, dolayısıyla ciddi bir psikolojik baskıyla karşı karşıya kalmalarına neden olduğunu söylüyor.  Dolayısıyla (depresyon gibi psikolojik rahatsızlıkların ötesinde) psikosomatik hastalıklar, yani psikolojik baskıların bedensel yansımaları çıkıyor ortaya.  Dahiliyeciye göre krizden etkilenenlerin metabolik dengesi, özellikle kalp ve damar, bağışıklık ve sindirim sistemleri, ayrıca cinsel sağlıkları tehdit altında.

Doç. Dr. Demir sadece işsiz kalanların değil, parayla pulla alakalı meslekleri olanların da yüksek risk altında olduğu dile getiriyor.  Az bile söylemiş diyebiliriz.  İşini kaybedenlerin ötesinde, zaten işsiz olup iş bulma umutları iyice sönenler, “Sıra bana da gelir mi?” korkusuna kapılanlar, işleri kötü gitmeye başlayan esnaf ve tüccarlar, kısacası oldukça geniş bir kitlenin sağlığını bozuyor kriz.

Belki salgın hastalık benzetmesini yapmak isabetli olmaz, ancak bu ölçekte bir sorunun bir halk sağlığı meselesi oluşturduğu kesin.  Bu durumsa konunun uzmanları tarafından tasarlanacak birtakım izleme, değerlendirme ve destek mekanizmalarının devreye alınmasını gerektirir.

Ve İşin Para Boyutu

Ekonomik krizin sağlık üzerindeki olumsuz etkisi sadece doğrudan değil, dolaylı yoldan da ortaya çıkabiliyor.  Bu da finansman kanalı aracılığıyla oluyor.

Kriz dönemlerinde gerek bireylerin gerek kamunun sağlık harcamaları göreceli olarak düşüyor, sağlık yatırımları duraklıyor.  Dolayısıyla insanların sağlık hizmetlerinden yoksunluk ya da halk sağlığını olumsuz etkileyen koşullar yüzünden esenliklerini kaybetme riskleri yükseliyor.  Gelişmekte olan, özellikle daha ve en az gelişmiş ülkelerde bu durumun kendisini daha güçlü hissettirdiğini söylemeye gerek bile yok.

AusAid, yani Avustralya Uluslararası Kalkınma Ajansı tarafından 1999 yılında yayınlanan bir araştırma bu konuda düşündürücü bulgulara yer veriyor (AusAid.  1999.  Impact of the Asia crisis on children: issues for social safety nets.  Canberra).  Çalışmada 1997-98 Asya krizinin Endonezya’da halk sağlığı üzerine etkileri incelenmiş.  Buna göre kriz sonucunda hanehalklarının birinci basamak sağlık hizmetlerine ilişkin harcamaları % 20, devletin harcamaları ise % 25 oranında gerileme göstermiş.  İlaç satışları dörtte bir azalmış.  Ayrıca, özellikle toplumun yoksul kesimlerinde çocukların aşılanma ve sağlık kuruluşlarına götürülme yüzdesi düşmüş.  Bebek ölümlerinde 1990’lı yılların başından beri süregelen düşüş eğilimi duraksamış, ülkenin 26 eyaletinden sadece dördünde bebek ölümlerinin sayısı artış kaydetmemiş.

Endonezya hükümeti bu olumsuz gidişat karşısında Asya Kalkınma Bankası ve sivil toplum örgütlerinin desteğiyle halkın yoksul kesimlerinin sağlık ve beslenme imkanlarını iyileştirmeye yönelik bir program geliştirmiş, fakat pek başarılı olmamış.  Araştırmacılara göre bu tür krizler karşısında yapılması gereken sosyal güvenlik ağlarının güçlendirilmesi.  Nitekim Asya krizinden ciddi şekilde etkilenen bir diğer ülke olan Tayland aynı dönemde evrensel sağlık sigortasının kapsamını genişleterek sağlık hizmetlerinin kullanımının artmasını sağlamış.

Tabi her ülkenin mali imkanları güçlü bir sosyal güvenlik ağı örmeye yeterli değil.  Hatta Sahra altı Afrika ülkelerinin bir çoğunda kamunun sağlık harcamalarının % 50’den fazlası resmi kalkınma desteklerinden, yani dış yardımlardan karşılanıyor.  Hali hazırda yaşadığımız krizin küresel ölçekli olması ise bir yandan gelişmiş ülkeler tarafından resmi kalkınma desteklerine tahsis edilen kaynakları sekteye uğratırken öte yandan mevcut finansman imkanlarına yönelik baskıyı arttırıyor.

Dünya Sağlık Örgütü bu durumun farkında.  Örgüt tarafından geçtiğimiz aylarda yayınlanan konuyla ilgili bir rapor şu öneride bulunuyor:  “Hükümetler ve donörler mali krizi, finansal ve sektörel reformlara girişmek için bir fırsat olarak kabul etmelidir.  Birden fazla sektörü kapsayan bir karşılık vermeli, sağlık sektöründe, hem kısa hem de uzun vadede çok daha düşük masraflı olan birinci basamak ve koruyucu hizmetlere odaklanmalıdır.” (WHO.  2009.  The Financial Crisis and Global Health:  Report of a High-Level Consultation.  Cenevre.).

Dönüp dolaşıp...

Dönüp dolaşıp Türkiye’ye gelecek olursak öncelikle son yıllarda, her meslek grubunu memnun etmese de, sosyal güvenlik ve sağlık sistemlerinde köklü bir dönüşüme yönelik olumlu adımlar atıldığını teslim etmek gerek.  Birinci basamak sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesi amacıyla aile hekimliğine geçilmesi gibi çalışmalar gerçekleştirilmesi ve kuş gribi krizinde görüldüğü üzere ülke çapında koruyucu önlemlerin başarıyla yürütülebilmesi sağlık sektörümüzde belirli bir idari kapasitenin varlığına işaret ediyor.  Dünya Sağlık Örgütü’nün önerisini takip ederek bu alanlara odaklanmak için gerekli imkana sahibiz.

Ancak Türkiye’nin en az gelişmiş ülkelerden biri değil, Avrupa Birliği’ne üyelik iddiası olan bir yükselen piyasa olduğunu unutmamak lazım.  Gelişmişlik düzeyimizi dikkate aldığımızda asıl amacımız sosyal güvenlik ağlarının güçlendirilmesi olmalı.  Yoğun bakımda olan sosyal güvenlik sistemimiz karşısında bunun yegane yolu mali disiplinden taviz verilmemesinden geçiyor.  Oysa şu anda yapılan tam tersi.  Dolayısıyla küresel kriz sağlığımızı fena bozmaya devam edecek gibi gözüküyor.

Yorumlar

Popüler Yayınlar