Küresel Köyde Sağlığı da Korumak Zor, Ekonomiyi de



2009 yılında Optik ve Optometri 2009 (7)'de yayımlanan bir yazım

Süregelen küresel ekonomik kriz dikkatleri dünyanın karşı karşıya bulunduğu diğer ekonomik ve sosyal sorunlardan uzaklaştırdı.  Doha Kalkınma Gündemi veya Binyıl Kalkınma Hedeflerini hatırlayan pek kalmadı.  2007 ve 2008 yıllarında gıda ve diğer bazı emtia fiyatlarının zirve yaptığı, bu gelişmenin altında yatan nedenlerin mevcudiyetini koruduğu unutuldu.  Kuzey ülkelerinde nüfusun yaşlanmasının, Güney’de ise genç nüfus fazlasının toplumsal istikrarı tehdit eder hale geldiği kimsenin aklına gelmiyor.  Ve insanlığın tarih boyunca karşı karşıya kaldığı meydan okumaların en zorlusu olan iklim değişikliği manşetlerden inmiş durumda.

Oysa ekonomik kriz tüm bu sorunları derinleştirirken bu sorunlar karşısında alınacak önlemler ekonomik krizden çıkışı kolaylaştırabilecek nitelikte.

Ticaret müzakerelerinden iklim değişikliğine

Doha Kalkınma Gündemini, yani çoktaraflı ticaret müzakerelerini ele alalım örneğin.  Yaşamakta olduğumuz küresel kriz ile sık sık karşılaştırılan Büyük Buhran deneyiminin iktisatçılara öğrettiği bir şey varsa o da ekonomik daralma dönemlerinde gümrük duvarlarını yükseltip yerli üreticileri ithalata karşı korumanın krizi ağırlaştırıp ekonomik toparlanmayı geciktirmekten başka işe yaramadığı.  Dünya ticaret sisteminin eriştiği olgunluk noktası günümüzde korumacılığın 1930’lu yıllardaki seviyesine tırmanmasını engelliyor.  Ancak yine de dünyanın dört bir yanından ithalatı engelleyici veya kısıtlayıcı tedbirlere ilişkin haberler geliyor.  Hemen belirtelim Dış Ticaret Müsteşarlığı’nın son haftalarda birbiriyle tutarsız şekilde açtığı ithalatta korunma önlemlerinin uzatılmasına ilişkin soruşturmalarla Türkiye de bu kervana katılmış gözüküyor.  Yani dünya ticaret sistemi baskı altına giriyor.  Böyle bir ortamda Doha Kalkınma Gündeminde yaşanan darboğazın aşılması, anlaşmaya doğru ciddi adımlar atılması sadece uluslararası ticareti canlandırmakla kalmaz, genel olarak piyasalara güven aşılar, beklentilerde iyileşmeyi hızlandırır.

Ya iklim değişikliği sorununa ne demeli?  Ekonomik kriz iklim değişikliğini sadece manşetlerden indirmekle kalmadı, küresel ısınma karşısında alınan önlemleri de sekteye uğrattı.  Rekabetçilik kaygıları mitigasyon çabalarının üzerinden öteden beri bir Demokles’in kılıcıydı.  Batan şirketler ve artan işsizler iyice zora soktu durumu.  Tabi Kyoto-ardı müzakerelerini de.  Özellikle iklim değişikliğiyle mücadelenin finansmanı gelişmiş ülkelerin iştahını pek kabartmıyor artık.  Günü kurtarırken geleceği mi kaybediyoruz diye endişelenmemek elde değil.  Oysa ekonomik kriz aslında bir taşla iki kul vurmak için fırsat yaratıyor.  İktisadi durgunluk daha yeşil bir ekonomik hayata geçişi pekala kolaylaştırabilir.  En başta ekonomiyi canlandırmak için dağıtılan teşviklerin yeşil ürünler ve sektörleri hedef alması temin edilebilir.  Diyelim otomotiv sektörüne mi yardım edilecek, bunu az yakıt tüketen arabalarla sınırlı tutacak ya da binek araçları yerine toplu taşıma araçlarının kullanımını özendirecek şekilde yapmak mümkün.  Ya da sınai yatırımlar mı teşvik edilecek, mali destekleri enerji verimliliğinin hayata geçirilmesine, çevre yönetim sistemlerinin uygulanmasına bağlamak gayet kolay.  Bu mantıkla tasarlanan önlemlerin sadece iklim değişikliğiyle mücadele açısından fayda sağlamayacağı, enerji tasarrufu ve yenilikçilik kanallarından ekonomiye dönüşünün de hızlı olacağını söylemeye gerek bile yok.

Kısacası küresel bir dünyada sorunların sadece ulusal sınırları tanımamakla kalmadığı, aynı zamanda giderek iç içe geçmekte olduğunu unutmamak lazım.  Boşuna kullanılmıyor küresel köy terimi.   Köy yerinde sadece komşu komşunun külüne muhtaç değil, mal kavgasıyla kan davası da ayrılmıyor birbirinden.

Sağlık ve ekonomi

Dünya Sağlık Örgütü Anayasası’nda yer alan dokuz ilkeden birincisi “Sağlık sadece hastalık veya zafiyetin bulunmayışı değil, eksiksiz bir fiziksel, zihinsel ve toplumsal esenlik halidir.” diyor.  Sağlık kavramı böyle kapsamlı şekilde tanımlandığında küresel gelişmelerle sağlığımızı ayrı tutmak söz konusu olmuyor.

Nitekim Optik ve Optometri’nin geçen sayısında yer alan “Küresel Kriz Sağlığımızı Fena Bozuyor” başlıklı yazımda aynı noktadan hareketle ekonomik krizin sağlık üzerindeki etkilerine değinmiş, krizin hem stres kaynaklı olarak bireysel düzeyde hem de sağlık harcamaların gerilemesine neden olması yüzünden toplumsal düzlemde yarattığı sağlık sorunlarından bahsetmiştim.

Bu yazıda ise tam tersini yapacağım:  Küresel ekonomik krizin sağlığa değil, küresel bir sağlık krizinin ekonomiye etkisini incelemeye çalışacağım.

Küresel salgınlar çağı

Tabi Dünya Sağlık Örgütü’nün yukarıda yer verdiğimiz resmi sağlık tanımlaması karşısında hangi küresel krizin diye soracaksınız gayet haklı olarak.  Küresel köyde sağlığımızı etkileyen o denli sorun var ki!  Ancak son zamanlarda bizi en tedirgin edeni hangisi, belli:  Domuz gribi salgını.

Grip malum olduğu üzere en sık rastlanılan hastalıklardan bir tanesi.  Dünya Sağlık Örgütü’nün tahminlerine göre her yıl kapımızı çalan alelade grip türleri dünya nüfusunun yüzde beş ila 15’ini etkisi altına alıyor.  Bunlar arasından üç ila beş milyon kişi ağır hastalanıyor, 250.000 ila 500.000 kişi hayatını kaybediyor.  Ölenlerin çoğu bebekler ve küçük çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalar gibi yüksek risk altında olan popülasyonlar.

Böylesine yaygın olan mevsimlik salgınların ekonomiyi etkilememesi imkansız.  Sağlık ekonomisi disiplininin gelişmiş olduğu Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) birkaç yıl önce yapılan bir araştırma grip nedeniyle artan sağlık harcamaları ve azalan verimliliğin ekonomiye yıllık maliyetini 71 ila 167 milyar Dolar arasında tahmin etmiş.  Gayrısafi yurtiçi hasılası 14 trilyon Doları aşan ABD için bile ağır bir maliyet.

Gördüğünüz üzere mevsimlik grip salgınlarının bile insan sağlığı ve ekonomi üzerinde küçümsenmeyecek bir etkisi bulunuyor.  Peki ya domuz gribi gibi küresel salgınlara ne demeli?

Domuz gribi olarak adlandırılan hastalığa influenza A virüsü H1N1 alt türünün yeni bir örneği neden oluyor.  H1N1’in bilinen dört türü var;  biri insanlarda, biri kuşlarda, ikisi domuzlarda görülüyor.  Henüz adlandırılmamış olan bu yeni çeşidin mevcut alt türlerin bir mutasyonu olduğu zannediliyor.  Zoonotik, yani hayvanlardan insanlara geçebilen bu H1N1 çeşidi Asya’da ortaya çıkıp dünyaya yayılmış durumda.

Ancak bu influenza A virüsünün neden olduğu ve insanları vuran ilk küresel salgın değil.  20’nci Yüzyıl’da üç grip pandemisi ortaya çıkmış.  Bunlardan en büyüğü olan İspanyol gribi Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına denk gelmesinin de etkisiyle en hafif tahminle 20 milyon insanın ölümüyle sonuçlanmış.  Tablonun gösterdiği gibi diğer salgınlar da acı kayıplara neden olmuş.

20’nci Yüzyılın Küresel Grip Salgınları
Salgının Adı
Yılları
Tahmini Ölüm
Tahmini Ölüm Oranı
İspanyol gribi
1918-1919
20 ila 100 milyon
>2.5%
Asya gribi
1956-1958
2 milyon
<0.1%
Hong Kong gribi
1968-1969
1 milyon
<0.1%

Hemen akla 2002’de ortaya çıkan SARS virüsü ile 2005 ve 2006’da ciddi tedbirler alınmasına neden olan kuş gribi gelecek.  Bu vakalar da küresel ölçekli elbet, ancak az sayıda insanı etkilediklerinden dolayı pandemi olarak tanımlanmıyorlar.

Yaşamakta olduğumuz domuz gribi salgınına gelince:  Dünya Sağlık Örgütü 1 Temmuz 2009 itibariyle 77.201 vaka görüldüğünü doğrulamış durumda.  Bunlardan 332 hayatını kaybetmiş.  Teyit edilmemiş vakalarla birlikte hastalanan sayısı 83.667, ölen sayısı 416’yı buluyor.  Dolayısıyla ölüm oranı % 0,4’ün üzerinde.  Bu da domuz gribini insanlık tarihinde bilinen en ölümcül ikinci grip salgını yapıyor.

İşin kötüsü haritada görüldüğü üzere hastalık Orta Asya ve Afrika’nın bir kısmı haricinde dört bir yanı sarmış durumda.  Türkiye de 32 doğrulanmış vakayla salgından nasibini almış halde.



      Kesinleşmiş ölüm ve enfeksiyon vakaları
      Kesinleşmiş enfeksiyon vakaları
      Kesin olmayan enfeksiyon vakaları


 Domuz gribinin yayılma hızı konusunda bir fikir vermek için Dünya Sağlık Örgütü’nün 26 Haziran, 29 Haziran ve 1 Temmuz tarihli basın açıklamalarında verdiği doğrulanmış vaka sayılarını yan yana koymak yeterli:  59.814, 70.893 ve 77.201.  Bir haftada tam % 22’lik bir artış söz konusu.  Örgüt’ün 11 Haziran’da, daha vaka sayısı 28.774 iken pandemik alarmını en yüksek seviye olan Evre 6’ya çıkartması boşuna değil.  Örgüt’ün Genel Müdürü Dr. Margaret Chan’ın bu kararı açıkladığı basın toplantısında sarfettiği bir tümce ise geleceğin belirsiz olduğunu gösteriyor:  “Dünya şu anda 2009 grip pandemisinin başlangıcında bulunmakta.”

Ekonomi de grip olur mu?

Domuz gribi kaç kişiyi yatağa düşürecek, kaç kişiyi öldürecek?  Sınırlar kapanacak, karantinalar ilan edilecek mi?  Bu soruların yanıtı henüz belirsiz.

Ancak bu durum küresel salgının ekonomik etkileri üzerine tahmin yürütmeye engel değil.  Zira iktisat bilimi kuramsal olarak eksik bilgiye, uygulamada ise eksik veriye ve tahminlemeye son derece alışık bir disiplin.  İktisatçılar modellerden ve tarihsel verilerden faydalanarak günümüze ve geleceğe ışık tutacak çalışmalar üretebilyior.  Tabi aynı konuda çok farklı rakamlar da çıkabiliyor ortaya.  Ne de olsa ertesi günün döviz kurunu pek tutturamayan bir bilimden söz ediyoruz!

Salgın hastalıklarla ilgili ekonomik araştırmalarda kullanılan temel parametreler hastalanma ve ölüm oranları ile kaybedilen iş günleri.  Ancak bu tıbbi değişkenlerin yanı sıra salgın dönemlerinde iktisatçıların koordinasyon başarısızlığı adını verdiği olgu da devreye giriyor.  İnsanlar hastalık kapmamak için birbirleriyle temastan mümkün olduğu kadar kaçınmaya başlıyor.  Kamuoyunun yeteri kadar bilgilendirilmemesi, halkın paniğe kapılması halinde ipin ucu kaçıp sokaklar ıssızlaşabiliyor.  Bu durum özellikle turizm ve yolcu taşımacılığı gibi hizmet sektörlerini olumsuz etkiliyor.

Dünya Bankası’nın 2005 yılında gerçekleştirdiği bir çalışma SARS krizi nedeniyle Doğu Asya’nın gayrısafi yurt içi hasılasında % 2’lik bir azalma gerçekleştiğini ortaya koyuyor.  Bu kaybın bir bölümü bahsettiğimiz koordinasyon başarısızlığı sorunundan kaynaklanmış.  % 2 kulağa düşük bir oran gibi gelebilir.  Fakat Türkiye’nin gayrısafi yurt içi hasılasının % 2’sinin 14.5 milyar Dolardan daha fazla olduğunu düşünürseniz küçümsenmeyecek bir rakam olduğu anlaşılacaktır.

Amerika Birleşik Devletleri Kongre Bütçe Ofisi’nin 2005 yılında yayınladığı, ülke çapında etkili olacak bir salgının etkilerine ilişkin farklı senaryoları karşılaştıran bir çalışması ise Amerikan ekonomisinin gayrısafi yurt içi hasılanın % 1,5 ila 5’i arasında bir kayba uğrayacağını ortaya koyuyor.  Üstelik böyle bir salgının üçüncü ülkeler üzerindeki etkilerinin yansımalarını hesaba katmadan.

Benzer bir çalışma 2006 yılında Avrupa Komisyonu tarafından Avrupa Birliği için gerçekleştirilmiş.  Birleşik Devletler Kongre Bütçe Ofisi ile benzer senaryoları değerlendiren Komisyon’un tahminleri Avrupa gayrisafi yurtiçi hasılasının % 1,6 ila 4,1’ine denk gelen bir kayıp koyuyor ortaya.

Aynı yıl saygın düşünce kuruluşu Lowy Enstitüsü tarafından yayınlanan bir araştırma ise dünya genelinde insanları etkileyecek bir grip salgınının en hafif senaryoda 330 milyar Dolardan “ultra” senaryoda tam 4,4 trilyon Dolara kadar refah kaybına neden olabileceğini saptıyor.  142 milyon insanın öldüğü ultra senaryonun gerçekleşme olasılığı pek yoksa da ürkütücü rakamlar bunlar.

Küresel bir salgının tam ortasında olmamız küresel ekonomik krizden çıkış konusunda umutları sarsıyor.  İnsan ister istemez tünelin sonunda görünen ışığın ne olduğunu bir kez daha düşünüyor.

Yorumlar

Popüler Yayınlar