Küçük Kıyamet: İklim Değişikliği

2008 yılında Optik ve Optometri 7'de yayımlanan bir yazım


Yaz ayları geldi çattı.  Fırsat bulduğumuzda birkaç günlüğüne tatile çıkacak, birçoğumuz Ege veya Akdeniz sahillerinde huzur dolu günler geçireceğiz.  Ancak unutmamak lazım:  Ne yaz ayları ne de sayfiye yerleri her zaman huzur getirmiyor insana!

İster istemez 2006 yapımı Küçük Kıyamet isimli filmi hatırlatıyorum bu satırları yazınca.  Yönetmenliğini Amerikan bilim-kurgu ve korku sinemasından yola çıkan, Öteki Sinema sitesinin kurucusu Murat Tolga Şen’in deyimiyle “deneysel ve cesur girişimlere” imza atan Yağmur ve Durul Taylan, nam-ı diğer Taylan Biraderler’in üstlendiği bu psikolojik gerilim kurgu ve sanat yönetmeliğinin yanı sıra Başak Köklükaya ve İlker Aksum’un başarılı oyunculuğuyla dikkati çekiyor.  Türün meraklılarının - ola ki kaçırdılarsa - ilk fırsatta bulup izlemesi gereken bu film, halleri vakitleri keyifleri yerindeyken İstanbul’da yaşanan bir deprem nedeniyle Fethiye’de kiraladıkları ıssız villaya sığınan bir çekirdek ailenin yavaş yavaş tırmanan kâbusunu konu alıyor.  Nitekim Küçük Kıyamet 1509 Büyük İstanbul Depremi’ne şiddeti ve yarattığı ağır can ve mal kaybı nedeniyle halk arasında verilen bir isim, günümüze kadar ulaşmış.

Kurgudan Gerçeğe

Küçük Kıyamet bir film, hayal gücüne dayanan bir eser olmasına karşılık her iyi gerilim gibi gerçek olgulara dayanıyor, özellikle İstanbul’da oturan milyonların bilinçdışına ittiği deprem gerçeğini, bilinçaltı bir korku olarak kurguluyor.  Gerçekten de son zamanlarda ekranlarda yeniden belirmeye başlayan uzmanlar Marmara’da olası değil, olacak depremin riskleri tartışıyor, insanlar ev alırken İstanbul’un deprem haritalarına bakmadan edemiyor.

Ancak doğal güçlerin bizi karşı karşıya bıraktığı felaketler ne depremle sınırlı ne de her zaman fay hatları gibi uygarlığımızın etki alanı dışında kalan doğa yapılarıyla.  Geçen yaz mevsimini hatırlayalım mesela:  Ülke susuzluktan kavruluyor, tarlalar ölü, hava durumu bültenlerinde barajlarda doluluk oranları verilir olmuş.  Gördüğünüz gibi sadece filmlerde değil, gerçek hayatta da yaz günleri huzur vermeyebiliyor insana, hele yaşanmamış bir kıştan sonra gelirlerse!


Küçük Kıyamet başarılı bir psikolojik gerilim.  Ancak gerçek Küçük Kıyamet deprem mi iklim değişikliği mi?

Gerçek Küçük Kıyamet

Evet, geçen kışa hiç yaşanmamış gözüyle bakmakta sakınca yok.  2007 kışı Birleşik Devletler Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’ne (National Oceanic and Atmospheric Administration) göre ABD’de meteorolojik kayıtların tutulmaya başlandığı 1880 yılından beri yaşanan en ılıman kış.  Üstelik söz konusu 125 yılı aşkın süre boyunca gözlemlenen en ılıman 10 kışın tamamı 1995’ten sonra gerçekleşmiş!  Yani İdare’ye bağlı Ulusal İklim Veri Merkezi (aşağıda açıklayacağımız nedenden dolayı) her ne kadar Kuzey Yarımküre’de kışın ılıman olmasında Pasifik Okyanusu’nda El Niño Güney Dalgalanmaları’nın yumuşak geçmesinin de etkisi bulunduğuna dikkat çekse de (“World breaks temperature records”. 16.03.2007.  http://www.guardian.co.uk.) asıl neden belli ki küresel ısınma.

Dönemin İstanbul ahalisi 1509 depremini Küçük Kıyamet adına layık görmüş.  Zamanın iletişim olanakları sınırlı tabi.  Velhasıl teolojide kıyamet kavramı, depremler gibi yerel olaylardan ziyade evrensel bir yıkıma işaret ediyor.  Günümüzün iletişim olanaklarıyla küresel diye algılayabileceğimiz bir yıkıma.  Dolayısıyla benzer bir tecrübe için İstanbul’da yeni bir depremi beklememize gerek yok;  gerçek Küçük Kıyamet’in, hatta belki de kıyametin ta kendisinin, yani çağcıl (çağımıza ait) küresel ısınma kaynaklı iklim değişikliğinin bizzat içinde yaşıyoruz.

İklim Değişikliği ve Küresel Isınma

Devam etmeden önce terimleri yerli yerine oturtmakta fayda var.  Son yıllarda basın-yayında sık sık yer almaya başlayıp dimağımıza iyi kötü yerleşen iklim değişikliği ve küresel ısınma kavramları aynı anlama gelmiyor.

İklim değişikliği genel bir olgu.  Belirli bir bölgede veya dünya genelinde ortalama iklim koşullarında meydana gelen uzun dönemli değişikliklerin her biri bir iklim değişikliği.  Küresel ısınma ise atmosferin alt katmanları ve okyanuslarda ölçülen ortalama sıcaklığın artışı anlamına geliyor.

İklim sadece sıcaklık değil, yağış, evapotranspirasyon (buharlaşma ile terlemenin toplam değeri) ve rüzgâr desenlerini de kapsayan bir oluşum sayıldığından iklim değişikliği küresel ısınmadan daha geniş bir kavram.  Günümüzde iklimde yaşanan değişikliklerin temel nedeni sıcaklıklarda görülen artış olduğundan “çağcıl küresel ısınma kaynaklı iklim değişikliği” karşı karşıya bulunduğumuz durumu en iyi tanımlayan ifade.  Buradan itibaren iklim değişikliği dedikçe kastettiğimiz bu tanımlama olacak, genel olarak iklim değişikliğine değindiğimizde olgu diye bahsedeceğiz bundan.

Günümüzde Küresel Isınmanın Farkı

Dünya geneline yönelik, makul derecede güvenilir sayılan araçsal (dolaysız ölçüm araçlarıyla tespit edilen) sıcaklık kayıtları İngiltere’de On Dokuzuncu Yüzyıl’ın ortalarından beri tutuluyor.  East Anglia Üniversitesi ve Birleşik Krallık Meteoroloji Bürosu (UK Meteorological Office) tarafından derlenen veriler 1860’tan günümüze sıcaklıkların ortalama 0,8° C kadar arttığını gösteriyor.


Kaynak:  Global Warming Art (http://en.wikipedia.org/wiki/Image:Instrumental_Temperature_Record.png).

Şekilde yer alan 0 noktası, konuyla ilgili risk değerlendirmeleri gerçekleştiren Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (İngilizce Intergovernmental Panel on Climate Change) benimsediği uygulama doğrultusunda 1961 ila 1990 yıllarının ortalama sıcaklığını gösteriyor.  Panel’in 1906 ila 2005 yıllarını kapsayan yüz yıllık veriseti ise çağcıl küresel ısınmanın boyutuyla ilgili daha hassas bir tahmin sunuyor:  0,74 artı/eksi 0,18  C.

Paleo ve jeoklimatolojik çalışmalar küremizin ortalama sıcaklığının geçmişte de arttığı dönemler olduğunu, dolayısıyla küresel ısınmanın iklim değişikliği olgusu gibi genel nitelikli olarak kabul edilebileceğini gösteriyor.  Hatta bazıları bu noktadan hareket ederek aslında telaş edecek bir şey olmadığını iddia ediyor.

Ama kazın ayağı öyle değil!  Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin geçtiğimiz yıl yayınlanan Dördüncü Değerlendirme Raporu, Yirminci Yüzyıl’ın ortalarından beri gözlemlenen sıcaklık artışlarının antropojenik (insan kaynaklı) sera gazı yoğunlaşmalarının bir sonucu olduğuna neredeyse kesin gözüyle bakıyor.  Üstelik solar varyasyon, yani güneşin yaydığı ışınımda görülen değişiklikler ile volkanik faaliyetlerin 1950’li yıllardan beri küresel soğuma etkisi yaptığı tespit edilmiş durumda.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli bulguları hafife alınabilecek bir kuruluş değil.  1988 yılında Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından oluşturulan Panel son değerlendirme raporunu 130 ülkeden 2.500’den fazla uzmanın katkılarıyla hazırlamış durumda.  Raporları özgün araştırma projelerinin bulgularını değil, konuyla ilgili tüm araştırma ve yazının taranıp çözümlenmesine dayanan risk değerlendirmelerini içeriyor.  Bu nedenle büyük ölçüde ağırlıklı bilimsel oydaşmayı yansıtıyor.  Hatırlanacağı üzere Panel 2007 yılı Nobel Barış Ödülü’nü başarılı belgeseli Uygunsuz Gerçek (An Inconvenient Truth) ve aynı isimli kitabı ile konuya dikkatleri çeken eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore ile paylaşmıştı.

Sera Gazları:  Sorunun Kökeni

İklim değişikliğinin antropojenik boyutu esas olarak Sanayi Devrimi’nin başlangıcından beri insanlık tarihinde görülmemiş derecede artan sera gazı salınımlarından (emisyonlarından) kaynaklanıyor.  Gezegenimizin yüzeyi tarafından kızılötesi radyasyon olarak yansıtılan solar radyasyon, yani güneş ışınlarının atmosferde yer alan su buharı ile karbon dioksit gibi sera gazları tarafından emilmesi ve uzaya daha yavaş aktarılması sürecine sera etkisi ismi veriliyor.  Sera etkisinin yokluğunda dünyanın ortalama yüzey sıcaklığı – 19  C olacak ve gezegende büyük ihtimal bildiğimiz şekliyle hayat bulunmayacaktı.

Sanayi Devrimi’nin başlangıcı On Sekizinci Yüzyıl’ın ortaları.  Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli tarafından derlenen araştırmalar 1750 yılından beri en etkili iki sera gazı olan karbon dioksit ve metanın atmosferdeki yoğunluklarının sırasıyla % 31 ve % 149 artış gösterdiğini ortaya koymuş durumda.  Mevcut eğilimler de artış yönünde.  Bu dünyanın atmosferinin giderek daha fazla ısı tutacağı ve muhtelif tepkime süreçleriyle iklim değişikliğinin besleneceği anlamına geliyor.

Karbon dioksit artışının dörtte üçü fosil yakıtların, yani petrol ürünleri, doğal gaz ve kömürün yakılmasından kaynaklanıyor.  Geri kalanı ise arazi kullanımının değişmesi, özellikle ormanların yok edilmesinden.  Yani insan davranışlarından.


Sera etkisinin basitleştirilmiş bir gösterimi.  Güneş ışınları (sarı) yeryüzü tarafından kızılötesi radyasyon (kırmız) olarak yansıtılıyor.  Bir kısmı atmosferde kalırken geri kalanı uzaya gidiyor.

İklim Değişikliğinin Etkileri

İklim değişikliğinin doğa ve toplumsal yaşam üzerinde, bazıları gözlemlenen diğerleri tahmin edilen veya beklenen etkileri çok sayıda ve farklı farklı.  Olumlu etkiler bile söz konusu.  Ancak işi fayda maliyet analizine döktüğümüz zaman ibre olumsuzdan, hatta vahimden yana.

Dolaysız etkiler olarak deniz seviyelerinin yükselmesi, buzulların erimesi, Kuzey Buz Denizi ve Grönland buzul katmalarının daralması ve tarımsal desen değişiklikleri olarak koyuyor kendini ortaya.  İkincil ve/ya bölgesel etkiler ise kuraklık ve fırtınalar gibi şiddetli hava olaylarının artması, mevsimlerin zamanlamalarının bozulması ve tropik hastalıkların yayılması (örneğin ülkemizde Kırım Kongo Kanamalı Ateşi).

Bunlar işin doğal düzene ilişkin kısmı.  Bir de toplumsal etkileri var iklim değişikliğinin, yani benim gibi bir sosyal bilimcinin esas ilgi duyduğu yönü.  Örneğin ekonomik etkisi.  Bu konuda en kapsamlı kaynak Birleşik Krallık Hazinesi tarafından hazırlatılan Stern İncelemesi (The Economics of Climate Change:  The Stern Review).  Çalışma “alışılmış gidişat” (İngilizce “business as usual”, bizdeki “Böyle gelmiş, böyle gider.” sözünün kaderci olmayan versiyonu) durumunda iklim değişikliğinin önümüzdeki iki yüzyıllık süre boyunca yaratacağı ortalama refah kaybının küresel kişi başına tüketimin % 5’inden daha az olmayacağını belirtiyor.  Piyasada fiyatlandırılmayan etkenleri dikkate aldığınızda bu rakam % 10’un üzerine çıkıyor.  Yıllık harcamalarınızdan bahsediyoruz burada.  Sizin, torunlarınızın ve onların torunlarının…

Her şey ekonomi değil tabi.  İklim değişikliğinin dünyanın birçok bölgesinde yaşam koşullarını zorlaştırması, zaten kıt olan su kaynakları üzerinde baskıyı arttırması, salgın hastalıklara neden olması, tarımsal verimliliği düşürmesi ve bunların sonucu olarak iç ve dış göçleri, toplumsal dönüşüm sorunlarını ve doğal kaynaklar üzerinde yeni çatışmaları körüklemesi bekleniyor.  Birleşmiş Milletler Güvenlik Kurulu’nun 2007 yılında iklim değişikliği konulu bir toplantı düzenlemesi ve Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi’nin aynı konuda üst düzey bir rapor hazırlatması boşuna değil.

Çözüm Yok mu?

Bazılarına göre ne yazık ki hayır.  Ne önlem alınırsa alınsın Küçük Kıyamet eninde sonunda Büyük Kıyamet’in yolunu açacak.  İnsanlığın sonu kendi eliyle gelecek ve küresel ısınma cehennemin bir metafor olmadığını acı bir şekilde kanıtlayacak.  Şaka değil bu yazdıklarım.  Örneğin NASA’da görev yaparken bulduğu Gaia hipotezi ile dünyaca tanınan bilim insanı James Lovelock küresel ısınmada felaket eşiğinin geçildiğini, önümüzdeki onyıllarda dünyanın birçok kısmının yaşanılamaz hale geleceğini ve Yirmi Birinci Yüzyıl’ın sonunda dünya nüfusunun 500 milyona gerileceğini öngörüyor (Jeff Goodel.  01.10.2007.  “The Prophet of Climate Change:  James Lovelock”.  Rolling Stones.).

Ancak bu karamsar tabloya rağmen yine de araştırmacılar, eylemciler, girişimciler ve hükümetler uzun bir süreden beri iklim değişikliğiyle mücadele (veya bundan istifade) etmek için çaba gösteriyor.

Uluslararası düzlemde bu çalışmaların vardığı doruk noktası, yine son yıllarda dimağımızda yer etmiş bir sözleşme:  Kyoto Protokolü.  Sera gazı salınımlarının azaltılmasına yönelik bazı mekanizmaları düzenleyen bu uluslararası sözleşmeye taraf olmayan az sayıda ülke var.  Bunlardan bir tanesi dünyanın en sanayileşmiş, dolayısıyla en çok salınımda bulunan, ancak Cumhuriyetçi yönetimi uluslararası işbirliğine ve ağır sanayi lobilerinin hoşuna gitmeyecek düzenlemelere hiç de sıcak bakmayan ABD.  Birleşik Devletler Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’nin 2007 kışının sıcak geçmesiyle ilgili olarak El Niño’yu vurgulaması da işte bu yüzden.

Kyoto’ya taraf olmayan bir diğer ülke ise Türkiye!  Neyse ki Protokol’ün onaylanması zorlu bir süreçten sonra Haziran ayı başlarında TBMM Çevre Komisyonu’nda uygun görülmüş ve ilgili kanun tasarı Genel Kurul’a sevk edilmiş durumda.

Gerçeği söylemek gerekirse beni okuduğunuz bu yazıyı kaleme almaya teşvik eden de bu sevindirici gelişmeden başkası değil.  Önümüzdeki yazıda iklim değişikliğine karşı alınan önlemleri ve bu çerçevede Kyoto Protokolü’nün yerini, bir sonraki ay iklim değişikliğinin - göz sağlığı dâhil - sağlığımıza olan etkilerini ele alacağım.  Yaz aylarını böylelikle huzur içinde (!) geçirince de dış ticaret konularına geri döneceğiz.

Evren GÜLDOĞAN

Yorumlar

Popüler Yayınlar