Seçimler ve Ekonomi, Seçimlerin Ardından Ekonomi
2009 yılında Optik ve Optometri 2009 (4)'te yayımlanan bir yazım
GSYH
2001’den beri ilk kez negatif
Peki Ya Şimdi?
Türkiye
demokrasi açısından sıra dışı bir ülke.
Kurumsallaşmasını tamamlamış bir demokrasimiz olduğu veya demokrasiyi
çağcıl anlamıyla mümkün kılan hak ve özgürlüklerin kilit kesimlerce
içselleştirilmiş bulunduğunu pek söylenemez.
Buna karşın
demokrasimizin seçimlerde gösterdiği performans yabana atılır cinsten
değil. Birincisi - oradan buradan çıkan
pusulalar, hatta sandıklara rağmen - Türkiye’de seçimler sonuçların geçerlilik
ve güvenilirliğini temin eden kurallara göre işliyor. Seçimlerin düzenlenmesi ve itirazların
incelenmesinin yargıya emanet edilmiş olmasına borçluyuz bunu büyük ölçüde.
İkincisi
halkımızın sandığa gösterdiği ilgi.
Türkiye’de seçimlere katılım oranı son derece yüksek, birçok Batı
ülkesinin fersah fersah ötesinde. Halkın
önemli bir kısmının siyaset kurumuna bakışının eleştirel olduğunu da dikkate
alırsanız ciddi bir demokrasi kültüre işaret ediyor bu olgu.
Nitekim geride
bıraktığımız 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde, il genel meclisi bazında seçime
katılım oranı yaklaşık % 83 olarak hesaplanmış bulunuyor. Üstelik seçmen kütükleri nedeniyle yaşanılan
sıkıntılara rağmen.
Sandığa Yansıyan Ekonomi
Demokrasi
kültürümüzün kuvvetli olduğunun tek göstergesi seçimlere katılım oranı değil
elbet. Halkımızın demokratik siyasal
yaşamda sivil-asker ilişkilerinden kaynaklanan gerilimlere tepkisi de önemli
bir işaret. 2007 genel seçimlerde gayet
net bir şekilde gördük bunu.
Dahası da
var. Seçmenlerimiz ekonomik gidişata
ilişkin değerlendirmelerini, tepkilerini sandığa yansıtmaktan çekinmiyor. ANAP’ın 1989 yerel, DYP’nin 1995 genel
seçimlerinde yüz yüze geldiği gerilemeleri veya Cumhuriyet tarihinin en ağır
ekonomik krizi olan 2000 Kasım – 2001 Şubat krizleri sonrasında DSP-MHP-ANAP
koalisyonunun Meclis’ten silinmesini unutmamak lazım (MHP durumunda Genç
Parti’nin vurduğu keti not düşerek.).
29 Mart
seçimlerinde de durum farklı olmadı.
Kimilerine göre genel seçim havasında geçen – ve ülkemiz için bu açıdan
bir istisna oluşturmayan – yerel seçimler sonucunda iktidar partisi AKP’nin Türkiye
geneli oy oranı ciddi şekilde, 2007 genel seçimleriyle karşılaştırmak gerekirse
yaklaşık % 17 oranında geriledi.
Gerçeği söylemek
gerekirse seçim sonuçları yine de AKP açısından büyük başarı sayılmalıydı. Oyların % 38 küsürü kendilerine çıkmıştı en
nihayetinde. Velakin seçim gecesi
televizyona çıkan Başbakan’ın yüzünde, neredeyse ülkedeki her beş seçmenden
ikisinin oyunu almış muzaffer bir liderin değil, mağlup olmuş bir parti
başkanının ifadesi vardı. Bu ruh hali
sözlerine de fazlasıyla yansıyor, hatta bir soru üzerine “Nerede eksiğimiz var,
neden bu noktaya düştük” ifadesini kullanıyordu.
Nerden Nereye Düştük?
Siyasal yaşamda
değerlendirmeler nesnel verilere değil, öznel okumalara dayanıyor elbet. Okuma sözcüğünü boşuna seçmedim: Söylemlerden değil, siyasal oyuncuların
algılamalarından bahsediyorum.
AKP seçimden
açık ara birinci parti olarak çıkmasına rağmen psikolojik olarak mağlup durumda.
Hem yöneticileri hem de kamuoyunun ciddi
bir kısmının algısı böyle. Bunun esas nedeni
iktidar partisinin referans noktaları, yani kendi kendine koymuş olduğu
hedefler. Kapatma davasından ardından %
50 olarak telaffuz edilen, derken seçimler öncesinde 2004’te alınan % 42’ye
kadar revize edilen oy oranı hedefi yine de tutmamış. Üstüne üstlük bırakın İzmir ve Diyarbakır ile
Çankaya ve Kadıköy’ü almayı eldeki önemli belediye başkanlıklarının bir kısmı
yitirilmiş halde. Başbakan’ın yüzü seçim
gecesi bundan asık işte.
Peki, ya
yukarıda yaptığım seçim sonuçları AKP açısından büyük başarı yorumu? Tamamen arkasındayım! Aday seçimindeki yanlışlıklar gibi
teferruatlara girmeden hem de.
Zira benim bakış
açım siyasal değil, ekonomik. Ve
ekonomide değerlendirmeler, siyasetin aksine, somut verilere sıkı sıkıya
bağlı. Gelin hep beraber bakalım bu
somut verilere.
Türkiye
İstatistik Kurumu (TÜİK) Mart ayında 2008 yılının son çeyreği itibariyle büyüme
ve istihdama ilişkin rakamları açıkladı.
Önce büyümeye göz atalım. TÜİK bu
konuda gayri safi yurtiçi hasılası (GSYH veya GSYİH), yani ülke sınırları
içerisinde üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin değerini baz alıyor. GSYH 2008 yılı sonunda bir önceki yılın aynı
dönemine oranla sabit fiyatlarla % 6,2 küçülmüş durumda. Grafikten görüleceği üzere ani bir gelişme
değil, kendisini aylardır gösteren bir eğilimin sonucu bu rakam. 2008 yılı toplam büyümesi % 1,1’de kalmış,
daha önemlisi ekonomi 2001 yılının son çeyreğinden beri ilk kez negatife dönmüş
durumda.
İşsizliğe dönmek
gerekirse grafik bu sefer ters yönde ilerliyor haliyle. İşsizlikte Türkiye ortalamasının % 13,6’ya
çıktığını, kentlerde % 15,4’e tırmandığını görüyoruz. Üstelik iş arayan ve bulamayanların sayısı
ilk kez üç milyonun üzerine çıkmış. Buna
bir de çalışabilecek, hatta çalışmaya hazır durumda olup iş aramayanları
ekleyince sayı oluyor altı milyon.
Dolayısıyla bir bakanımızın işsizliğe ilişkin derin (!) açıklaması
havada kalıyor. Mevsimsellik iddiasını
ise zaten grafik çökertiyor. Bu rakamlarla
Türkiye’de işsizlik Uluslararası Çalışma Örgütü standartlarına göre ölçülmeye
başlandığı 1988 yılından itibaren kaydedilen en yüksek seviyeye ulaşmış
durumda.
Bu kadar ağır
bir ekonomik krizden geçmekte olan ve seçmenlerin geçmişte ekonomiye ilişkin
değerlendirmelerini sandığa yansıtmaktan çekinmediği bir ülke... Optik
ve Optometri’nin geçen sayılarında ayrıntıyla ele aldığımız üzere bu konuda
gerekli duyarlılığı göstermeyen, ne sistematik bir ekonomik tedbir paketi
açıklayan ne de Uluslararası Para Fonu, kısa adıyla IMF’yle anlaşma yoluna
giren bir hükümet... İşte bu tablo
karşısında iktidar partisinin kendi hedeflerine ulaşamasa bile % 38’den fazla
oy almış olması büyük bir başarı.
Zannedersem bu
başarının ardında liderlik faktörünün, Türk halkının bir lidere biat etmeyi sevmesinin
de rolü büyük. Ve bu da şu yazımızın
başında övdüğümüz demokrasi kültürümüzün zayıf bir yanı.
İşsizlikte
tarihsel rekor
2008 sonu itibariyle
ekonominin gidişatı kötü. Hükümet ise hali
hazırda nispeten iyi durumda. Peki
önümüzdeki dönemde ne olacak?
Lafı uzatmadan
söyleyelim. Ekonomi cephesinde gerileme
devam edecek. Nitekim aylık yayınlanan
göstergeler olumsuz yönde seyretmeye devam ediyor. Şubat 2009 itibariyle aylık sanayi üretim
endeksinde azalma % 23,7, ihracatta ise % 24,9.
Beklentilerdeki bozulmayı anmak bile gereksiz.
Ekonomi
politikası cephesine gelince, IMF’yle anlaşma ve seçimlerin hemen öncesinde
açıklanan kimi tedbirlerin sistematik şekilde devamını göreceğimiz kesin gibi
kısa vadede. Yani hükümetin, şayet
gerekli iradeye sahip olsaydı, yerel seçimler öncesinde de pekala atabileceği
adımlara şahit olacağız. Bu sayede
ekonomik kriz geçmese de şiddeti bir nebze olsun hafifleyecek.
Bir saniye diyenleriniz
olacak şimdi (ya da “van minit”). Zira
insanın aklına şu sorular gelebilir: Madem
öyleydi de hükümet neden zamanında anlaşmadı IMF’yle? Veya neden tedbirlerini derli toplu ilan
etmedi baştan? Böyle yapsaydı ne ekonomi
bu kadar sert bir düşüş kaydederdi ne de AKP’nin Türkiye genelindeki oy oranı.
Cevap Bir Muamma
Yerinde bir
itiraz. Ancak ne yazık ki yanıtı
paradoksal. İktidar partisinin ekonomik
kriz karşısında yerel seçimler öncesinde gerekli adımları atmamasının tek bir
nedeni varsa o da yerel seçimlerin kendisi!
Neden mi? Biraz bilim biraz da yorum gerektiren bir
açıklaması var bu işin.
Ekonomi
biliminin temel konularından bir tanesi iş çevrimleri, yani ekonomik faaliyetin
gösterdiği dönemsel daralmalar. Bu
çerçevede siyasal iş çevrimleri, yani hükümetlerin izlediği kasti politikalar
nedeniyle gerçekleşen ekonomik daralmalara dair kapsamlı bir literatür
var. Örneğin bir argümana göre
demokratik ülkelerde iktidar partileri seçimlerden önce ekonomiyi genişletecek
veya seçmenlerini diğer yollardan memnun edecek tedbirlere başvurarak iktidarda
kalmaya çalışır. Ancak uygulanan bu
tedbirlerin olumsuz etkileri sonradan çıkar.
Siyasal iş
çevrimi modeli bizim yerel seçimlere bire bir uyuyor, IMF’yle bugüne kadar
neden anlaşma yapılmadığını, yapılamadığını açıklıyor. Zira IMF kriz dönemi de olsa orta vadeli
düşünerek mali disiplin istiyor. Üstelik
bu durumu geçen yılın Kasım ayından beri biliyoruz. Bakın Optik
ve Optometri’nin Aralık 2008 sayısında neler yazmışım:
“Ekonomiden
sorumlu Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in kısa bir süre sonra, 9 Kasım’da
IMF’yle ‘Sadece yerel yönetimlere merkezi yönetim bütçesinden aktarılacak
fonların dozaj ve miktarı sıkıntı konusu oldu.’ şeklinde demeç vermesi, ‘ümük’
konuşmasında IMF’nin yatırımların kısılmasını istediğini ima eden Başbakan’ı
yanlışlamakla beraber sergilediği tavrı da açıklığa kavuşturdu. 2009 yerel seçim yılıydı, yani harcama
muslukları açılacak, seçim yardımları ve yerel yatırımlar yapılacaktı. Hükümetin hazırladığı 2009 yılı merkezi
yönetim bütçesi taslağı ise şişirilmiş büyüme rakamlarına dayandırıldığından
gerçekçi olmaktan uzaktı. Bir başka
deyişle iktidar partisinin yerel seçimlerde göstereceği başarı ile bütçenin yıl
sonunda sergileyeceği performans arasında ters yönlü bir ilişki bulunuyordu.”
Nitekim bütçe
gelişmeleri yılın sonunu falan beklemedi.
2008 bütçesinin verdiği 17 milyarlık açığın yarısı Aralık ayında
oluştu. 2009 yılı bütçesi ise öngörülen
açığı Şubat ayı sonunda verdi!
Maliye
politikalarını yakından izleyen Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın
son dokuz yılın en kötü performansı olarak nitelendirdiği 2008 yılının son
aylarına ilişkin değerlendirmesi bütçe gelişmelerinin bir yandan seçimle öte
yandan krizle bağlantısını net bir şekilde ortaya koyuyordu: “Yılın sonlarına doğru yatırım harcamalarında
hız kazanma ve mahalli idarelere aktarılan paylardaki artış gibi harcama
kanadındaki eğilimler karşısında, gelir kanadı bu artışlara karşı bir bütün
olarak yanıt verememeye başlamıştır. Daralan dış ticaret hacmi ile birlikte,
yılın başlarında yurtiçi dolaylı vergi erozyonunu bir ölçüde dengeleyici
fonksiyon ifa eden dış ticaretten alınan vergilerde de, yılın son aylarına
doğru, kayıplar yaşanmaya başlanmıştır.” (TEPAV Mali İzleme Raporu 2008 Yılı
Kasım-Aralık Ayları Bütçe Sonuçları).
Ancak burada
dile getirilmeyen bir husus var. O da
bütçe disiplininin birkaç yıldır zaten adım adım bozulmakta olduğu, bu eğilimin
krizle doruk noktasına ulaştığı.
IMF’yle anlaşma
yapılmamasının nedenini anladık. Ya
tedbirlere ne demeli? Kamu maliyesini
korumak gibi bir dert olmadığına göre neden kapsamlı bir paket açıklanmadı en
başından? Bu sefer Optik ve Optometri’nin Şubat 2009 sayısındaki köşemi hatırlamak
gerekiyor. “Kriz Dönemlerinde Doğru
Maliye Politikası” başlıklı yazımda mali tedbirlerin zamanlı, hedeflenmiş ve geçici olması
gerektiğini ele almıştım. Aslında
hükümet de bu ilkelere kısmen riayet etti sayılır. Ancak ekonomiyi değil, seçimleri düşünerek. Örneğin iş dünyasının 2008’in son çeyreğinde
talep etmeye başladığı vergi indirimleri seçimlerden önce geldi, bir şekilde
zamanlı oldu!
Tabi iktidar
partisinin seçim stratejisini ekonomi politikasına indirgememek lazım. “Teğet” ve “ümük” seçim süreci boyunca
Başbakan’ın siyasal söyleminin ana eksenlerini arasında yer aldı. Yani bir yandan krizin mevcudiyeti
reddedildi, öte yandan kamuoyunun IMF’ye yönelik antipatisinden
faydalanıldı. Kapsamlı bir ekonomik
paket ilan edilmesi de IMF ile anlaşma sağlanması da bu söylemlere ters
düşerdi.
Ancak sonuç
olarak seçimler geride kaldı. Şimdi hükümetin
de ülkenin de ileriye bakması gerekiyor.
IMF’nin uzun yıllar sonra koşulluluktan büyük ölçüde vazgeçerek Esnek
Kredi Kolaylığı adı altında yeni bir araç oluşturması ve G-20 zirvesinde
kendisine aktarılmasına karar verilen kaynaklar, Türkiye’yi yeni bir stand-by
anlaşmasına taşıyacaktır. Bu düzenleme
ise bozulan bütçe dengelerine rağmen mali tedbirlerin orta vadede vereceği
zarara azaltarak uygulanmasına imkan tanıyacaktır. En azından umudumuz bu.


Yorumlar
Yorum Gönder