Seçimler ve Ekonomi, Seçimlerin Ardından Ekonomi

2009 yılında Optik ve Optometri 2009 (4)'te yayımlanan bir yazım


Türkiye demokrasi açısından sıra dışı bir ülke.  Kurumsallaşmasını tamamlamış bir demokrasimiz olduğu veya demokrasiyi çağcıl anlamıyla mümkün kılan hak ve özgürlüklerin kilit kesimlerce içselleştirilmiş bulunduğunu pek söylenemez.

Buna karşın demokrasimizin seçimlerde gösterdiği performans yabana atılır cinsten değil.  Birincisi - oradan buradan çıkan pusulalar, hatta sandıklara rağmen - Türkiye’de seçimler sonuçların geçerlilik ve güvenilirliğini temin eden kurallara göre işliyor.  Seçimlerin düzenlenmesi ve itirazların incelenmesinin yargıya emanet edilmiş olmasına borçluyuz bunu büyük ölçüde.

İkincisi halkımızın sandığa gösterdiği ilgi.  Türkiye’de seçimlere katılım oranı son derece yüksek, birçok Batı ülkesinin fersah fersah ötesinde.  Halkın önemli bir kısmının siyaset kurumuna bakışının eleştirel olduğunu da dikkate alırsanız ciddi bir demokrasi kültüre işaret ediyor bu olgu.

Nitekim geride bıraktığımız 29 Mart 2009 yerel seçimlerinde, il genel meclisi bazında seçime katılım oranı yaklaşık % 83 olarak hesaplanmış bulunuyor.  Üstelik seçmen kütükleri nedeniyle yaşanılan sıkıntılara rağmen.

Sandığa Yansıyan Ekonomi

Demokrasi kültürümüzün kuvvetli olduğunun tek göstergesi seçimlere katılım oranı değil elbet.  Halkımızın demokratik siyasal yaşamda sivil-asker ilişkilerinden kaynaklanan gerilimlere tepkisi de önemli bir işaret.  2007 genel seçimlerde gayet net bir şekilde gördük bunu.

Dahası da var.  Seçmenlerimiz ekonomik gidişata ilişkin değerlendirmelerini, tepkilerini sandığa yansıtmaktan çekinmiyor.  ANAP’ın 1989 yerel, DYP’nin 1995 genel seçimlerinde yüz yüze geldiği gerilemeleri veya Cumhuriyet tarihinin en ağır ekonomik krizi olan 2000 Kasım – 2001 Şubat krizleri sonrasında DSP-MHP-ANAP koalisyonunun Meclis’ten silinmesini unutmamak lazım (MHP durumunda Genç Parti’nin vurduğu keti not düşerek.).

29 Mart seçimlerinde de durum farklı olmadı.  Kimilerine göre genel seçim havasında geçen – ve ülkemiz için bu açıdan bir istisna oluşturmayan – yerel seçimler sonucunda iktidar partisi AKP’nin Türkiye geneli oy oranı ciddi şekilde, 2007 genel seçimleriyle karşılaştırmak gerekirse yaklaşık % 17 oranında geriledi.

Gerçeği söylemek gerekirse seçim sonuçları yine de AKP açısından büyük başarı sayılmalıydı.  Oyların % 38 küsürü kendilerine çıkmıştı en nihayetinde.  Velakin seçim gecesi televizyona çıkan Başbakan’ın yüzünde, neredeyse ülkedeki her beş seçmenden ikisinin oyunu almış muzaffer bir liderin değil, mağlup olmuş bir parti başkanının ifadesi vardı.  Bu ruh hali sözlerine de fazlasıyla yansıyor, hatta bir soru üzerine “Nerede eksiğimiz var, neden bu noktaya düştük” ifadesini kullanıyordu. 


Nerden Nereye Düştük?

Siyasal yaşamda değerlendirmeler nesnel verilere değil, öznel okumalara dayanıyor elbet.  Okuma sözcüğünü boşuna seçmedim:  Söylemlerden değil, siyasal oyuncuların algılamalarından bahsediyorum.

AKP seçimden açık ara birinci parti olarak çıkmasına rağmen psikolojik olarak mağlup durumda.  Hem yöneticileri hem de kamuoyunun ciddi bir kısmının algısı böyle.  Bunun esas nedeni iktidar partisinin referans noktaları, yani kendi kendine koymuş olduğu hedefler.  Kapatma davasından ardından % 50 olarak telaffuz edilen, derken seçimler öncesinde 2004’te alınan % 42’ye kadar revize edilen oy oranı hedefi yine de tutmamış.  Üstüne üstlük bırakın İzmir ve Diyarbakır ile Çankaya ve Kadıköy’ü almayı eldeki önemli belediye başkanlıklarının bir kısmı yitirilmiş halde.  Başbakan’ın yüzü seçim gecesi bundan asık işte.

Peki, ya yukarıda yaptığım seçim sonuçları AKP açısından büyük başarı yorumu?  Tamamen arkasındayım!  Aday seçimindeki yanlışlıklar gibi teferruatlara girmeden hem de.

Zira benim bakış açım siyasal değil, ekonomik.  Ve ekonomide değerlendirmeler, siyasetin aksine, somut verilere sıkı sıkıya bağlı.  Gelin hep beraber bakalım bu somut verilere.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Mart ayında 2008 yılının son çeyreği itibariyle büyüme ve istihdama ilişkin rakamları açıkladı.  Önce büyümeye göz atalım.  TÜİK bu konuda gayri safi yurtiçi hasılası (GSYH veya GSYİH), yani ülke sınırları içerisinde üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin değerini baz alıyor.  GSYH 2008 yılı sonunda bir önceki yılın aynı dönemine oranla sabit fiyatlarla % 6,2 küçülmüş durumda.  Grafikten görüleceği üzere ani bir gelişme değil, kendisini aylardır gösteren bir eğilimin sonucu bu rakam.  2008 yılı toplam büyümesi % 1,1’de kalmış, daha önemlisi ekonomi 2001 yılının son çeyreğinden beri ilk kez negatife dönmüş durumda.

İşsizliğe dönmek gerekirse grafik bu sefer ters yönde ilerliyor haliyle.  İşsizlikte Türkiye ortalamasının % 13,6’ya çıktığını, kentlerde % 15,4’e tırmandığını görüyoruz.  Üstelik iş arayan ve bulamayanların sayısı ilk kez üç milyonun üzerine çıkmış.  Buna bir de çalışabilecek, hatta çalışmaya hazır durumda olup iş aramayanları ekleyince sayı oluyor altı milyon.  Dolayısıyla bir bakanımızın işsizliğe ilişkin derin (!) açıklaması havada kalıyor.  Mevsimsellik iddiasını ise zaten grafik çökertiyor.  Bu rakamlarla Türkiye’de işsizlik Uluslararası Çalışma Örgütü standartlarına göre ölçülmeye başlandığı 1988 yılından itibaren kaydedilen en yüksek seviyeye ulaşmış durumda.

Bu kadar ağır bir ekonomik krizden geçmekte olan ve seçmenlerin geçmişte ekonomiye ilişkin değerlendirmelerini sandığa yansıtmaktan çekinmediği bir ülke...  Optik ve Optometri’nin geçen sayılarında ayrıntıyla ele aldığımız üzere bu konuda gerekli duyarlılığı göstermeyen, ne sistematik bir ekonomik tedbir paketi açıklayan ne de Uluslararası Para Fonu, kısa adıyla IMF’yle anlaşma yoluna giren bir hükümet...  İşte bu tablo karşısında iktidar partisinin kendi hedeflerine ulaşamasa bile % 38’den fazla oy almış olması büyük bir başarı.

Zannedersem bu başarının ardında liderlik faktörünün, Türk halkının bir lidere biat etmeyi sevmesinin de rolü büyük.  Ve bu da şu yazımızın başında övdüğümüz demokrasi kültürümüzün zayıf bir yanı.

  
 GSYH 2001’den beri ilk kez negatif



İşsizlikte tarihsel rekor


 Peki Ya Şimdi?

2008 sonu itibariyle ekonominin gidişatı kötü.  Hükümet ise hali hazırda nispeten iyi durumda.  Peki önümüzdeki dönemde ne olacak?

Lafı uzatmadan söyleyelim.  Ekonomi cephesinde gerileme devam edecek.  Nitekim aylık yayınlanan göstergeler olumsuz yönde seyretmeye devam ediyor.  Şubat 2009 itibariyle aylık sanayi üretim endeksinde azalma % 23,7, ihracatta ise % 24,9.  Beklentilerdeki bozulmayı anmak bile gereksiz.

Ekonomi politikası cephesine gelince, IMF’yle anlaşma ve seçimlerin hemen öncesinde açıklanan kimi tedbirlerin sistematik şekilde devamını göreceğimiz kesin gibi kısa vadede.  Yani hükümetin, şayet gerekli iradeye sahip olsaydı, yerel seçimler öncesinde de pekala atabileceği adımlara şahit olacağız.  Bu sayede ekonomik kriz geçmese de şiddeti bir nebze olsun hafifleyecek.

Bir saniye diyenleriniz olacak şimdi (ya da “van minit”).  Zira insanın aklına şu sorular gelebilir:  Madem öyleydi de hükümet neden zamanında anlaşmadı IMF’yle?  Veya neden tedbirlerini derli toplu ilan etmedi baştan?  Böyle yapsaydı ne ekonomi bu kadar sert bir düşüş kaydederdi ne de AKP’nin Türkiye genelindeki oy oranı.

Cevap Bir Muamma

Yerinde bir itiraz.  Ancak ne yazık ki yanıtı paradoksal.  İktidar partisinin ekonomik kriz karşısında yerel seçimler öncesinde gerekli adımları atmamasının tek bir nedeni varsa o da yerel seçimlerin kendisi!

Neden mi?  Biraz bilim biraz da yorum gerektiren bir açıklaması var bu işin.

Ekonomi biliminin temel konularından bir tanesi iş çevrimleri, yani ekonomik faaliyetin gösterdiği dönemsel daralmalar.  Bu çerçevede siyasal iş çevrimleri, yani hükümetlerin izlediği kasti politikalar nedeniyle gerçekleşen ekonomik daralmalara dair kapsamlı bir literatür var.  Örneğin bir argümana göre demokratik ülkelerde iktidar partileri seçimlerden önce ekonomiyi genişletecek veya seçmenlerini diğer yollardan memnun edecek tedbirlere başvurarak iktidarda kalmaya çalışır.  Ancak uygulanan bu tedbirlerin olumsuz etkileri sonradan çıkar.

Siyasal iş çevrimi modeli bizim yerel seçimlere bire bir uyuyor, IMF’yle bugüne kadar neden anlaşma yapılmadığını, yapılamadığını açıklıyor.  Zira IMF kriz dönemi de olsa orta vadeli düşünerek mali disiplin istiyor.  Üstelik bu durumu geçen yılın Kasım ayından beri biliyoruz.  Bakın Optik ve Optometri’nin Aralık 2008 sayısında neler yazmışım:

“Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in kısa bir süre sonra, 9 Kasım’da IMF’yle ‘Sadece yerel yönetimlere merkezi yönetim bütçesinden aktarılacak fonların dozaj ve miktarı sıkıntı konusu oldu.’ şeklinde demeç vermesi, ‘ümük’ konuşmasında IMF’nin yatırımların kısılmasını istediğini ima eden Başbakan’ı yanlışlamakla beraber sergilediği tavrı da açıklığa kavuşturdu.  2009 yerel seçim yılıydı, yani harcama muslukları açılacak, seçim yardımları ve yerel yatırımlar yapılacaktı.  Hükümetin hazırladığı 2009 yılı merkezi yönetim bütçesi taslağı ise şişirilmiş büyüme rakamlarına dayandırıldığından gerçekçi olmaktan uzaktı.  Bir başka deyişle iktidar partisinin yerel seçimlerde göstereceği başarı ile bütçenin yıl sonunda sergileyeceği performans arasında ters yönlü bir ilişki bulunuyordu.”

Nitekim bütçe gelişmeleri yılın sonunu falan beklemedi.  2008 bütçesinin verdiği 17 milyarlık açığın yarısı Aralık ayında oluştu.  2009 yılı bütçesi ise öngörülen açığı Şubat ayı sonunda verdi!

Maliye politikalarını yakından izleyen Türkiye Ekonomi Politikaları Araştırma Vakfı’nın son dokuz yılın en kötü performansı olarak nitelendirdiği 2008 yılının son aylarına ilişkin değerlendirmesi bütçe gelişmelerinin bir yandan seçimle öte yandan krizle bağlantısını net bir şekilde ortaya koyuyordu:  “Yılın sonlarına doğru yatırım harcamalarında hız kazanma ve mahalli idarelere aktarılan paylardaki artış gibi harcama kanadındaki eğilimler karşısında, gelir kanadı bu artışlara karşı bir bütün olarak yanıt verememeye başlamıştır. Daralan dış ticaret hacmi ile birlikte, yılın başlarında yurtiçi dolaylı vergi erozyonunu bir ölçüde dengeleyici fonksiyon ifa eden dış ticaretten alınan vergilerde de, yılın son aylarına doğru, kayıplar yaşanmaya başlanmıştır.” (TEPAV Mali İzleme Raporu 2008 Yılı Kasım-Aralık Ayları Bütçe Sonuçları).

Ancak burada dile getirilmeyen bir husus var.  O da bütçe disiplininin birkaç yıldır zaten adım adım bozulmakta olduğu, bu eğilimin krizle doruk noktasına ulaştığı.

IMF’yle anlaşma yapılmamasının nedenini anladık.  Ya tedbirlere ne demeli?  Kamu maliyesini korumak gibi bir dert olmadığına göre neden kapsamlı bir paket açıklanmadı en başından?  Bu sefer Optik ve Optometri’nin Şubat 2009 sayısındaki köşemi hatırlamak gerekiyor.  “Kriz Dönemlerinde Doğru Maliye Politikası” başlıklı yazımda mali tedbirlerin zamanlı, hedeflenmiş ve geçici olması gerektiğini ele almıştım.  Aslında hükümet de bu ilkelere kısmen riayet etti sayılır.  Ancak ekonomiyi değil, seçimleri düşünerek.  Örneğin iş dünyasının 2008’in son çeyreğinde talep etmeye başladığı vergi indirimleri seçimlerden önce geldi, bir şekilde zamanlı oldu!

Tabi iktidar partisinin seçim stratejisini ekonomi politikasına indirgememek lazım.  “Teğet” ve “ümük” seçim süreci boyunca Başbakan’ın siyasal söyleminin ana eksenlerini arasında yer aldı.  Yani bir yandan krizin mevcudiyeti reddedildi, öte yandan kamuoyunun IMF’ye yönelik antipatisinden faydalanıldı.  Kapsamlı bir ekonomik paket ilan edilmesi de IMF ile anlaşma sağlanması da bu söylemlere ters düşerdi.

Ancak sonuç olarak seçimler geride kaldı.  Şimdi hükümetin de ülkenin de ileriye bakması gerekiyor.  IMF’nin uzun yıllar sonra koşulluluktan büyük ölçüde vazgeçerek Esnek Kredi Kolaylığı adı altında yeni bir araç oluşturması ve G-20 zirvesinde kendisine aktarılmasına karar verilen kaynaklar, Türkiye’yi yeni bir stand-by anlaşmasına taşıyacaktır.  Bu düzenleme ise bozulan bütçe dengelerine rağmen mali tedbirlerin orta vadede vereceği zarara azaltarak uygulanmasına imkan tanıyacaktır.  En azından umudumuz bu.

Yorumlar

Popüler Yayınlar