İklim Değişikliğiyle Mücadele Artık Hayatımızın Bir Parçası

2008 yılında Optik ve Optometri 2008 (8)'de yayımlanan bir yazım

Köşe yazıları ve televizyon programlarından tanıdığımız Haluk Şahin iletişim konusunda uzman bir akademisyen ve usta bir muhabir.  Medyaya hem dışarıdan (ve yukarıdan) hem de içinden bakabilen, dolayısıyla bu konuda yaptığı yorumlara her zaman değer verdiğim bir isim.  Bakın bundan birkaç yıl önce ne yazmış:  “Gazetecilik okullarında habercilik dersleri verilirken insan denen yaratığın dar ufuklu olduğundan söz edilir ve en çok kendisine en yakın olan konularla ilgilendiği öne sürülür.  Yerel gazetelerin tüm dünyadaki popülerliği, bu insani olgunun (?) bir kanıtı olarak anılır.” (“Medya İstanbul’u İhmal Ediyor”, Radikal, 18.05.2003).

Şahin bu noktadan hareket ederek ülkemizde yerel haberciliğin zayıf olmasını, büyük medya kuruluşlarının İstanbul’da yerleşik bulunmalarına rağmen şehrin sorunlarına yeteri kadar ilgi göstermemesini bir sorun olarak teşhis ediyor.  Gazetelerin kent ekleri ve yerel gazetelerin tutmamasını habercilik doktrinine aykırı bir olgu, kendi sözcükleriyle “sosyo-kültürel bir bilmece” olarak görüyor.  Öte yandan insanın dar ufuklu olarak kabul edilmesini ve/ya önceliği yerel olaylara vermesini insani kabul etmediğini de bir soru işaretiyle belli ediyor.  Belki pek farkında olmadan, ancak muhtemelen Türkiye’nin özgül koşulları dâhilinde düşünerek bireysel düzeydeki bir olumsuzluk ile bunun toplumsal düzeydeki yansıması arasında çelişkili bir ilişki kuruyor.

Can Pahasına Çeşme Suyu!

Benim aynı noktadan hareketle dikkat çekmek istediğim husus farklı.  Basın-yayın organlarının yerel haberlere itibar etmemesine o kadar şaşmıyorum da, birçoğumuzun siyasetle doğrudan ilişkisinin seçimden seçime oy vermekle, mali yatırımlarının vadeli mevduat hesaplarıyla sınırlı olmasına rağmen Ankara’nın mücadeleleri ve borsanın dalgalanmalarına onca sayfa, sayısız sütun ayrılmasına, buna karşılık içinde yaşadığımız toplumun, etrafımızı saran çevrenin sorunlarına ancak sansasyonel bir gelişme meydana geldiğinde değinilmesine hayret ediyorum.

Bir örnek verelim:  Çeşme suları.  Benim gibi İstanbul’da oturanlar çeşme sularını zaten içilebilir bir sıvı olarak algılamıyor artık.  Sezar’ın hakkı Sezar’a mantığıyla belediyeye vergimizi, evimize damacanayla su teslim eden bayilere de ücretini ödeyip gidiyoruz.  Kısacası bizim açımızdan bir sorun, haber değeri taşıyan bir durum yok.

Ancak geçtiğimiz aylarda önce Ankara’nın, sonra İzmir’in sularında insan sağlığına zararlı oranlarda arsenik tespit edildiğinin kamuoyuna açıklanması bu şehirlerin sakinlerini ciddi şekilde tedirgin etti, konuyla ilgili tartışmalar, gündemi Türkiye kadar hummalı bir ülkede bile kendine manşetlerde yer bulabildi.  Özellikle bir büyükşehir belediye başkanının televizyon kameralarının karşısına geçip “Şerefimle temin ediyorum, ben gece gündüz içiyorum.” diyerek musluktan su doldurup içmesi medyayı bir süre meşgul etti.  Yerel yönetimlerde şeffaflık ve hesap verebilirlik açısından pek ileri bir uygulama değildi belki, ancak bir Türk siyasal geleneğinin, siyasetçilerimizin çevre kirliliğinden kaynaklanan kamu sağlığı sorunlarıyla canları pahasına mücadele etmesinin (!) devamını muştulaması nedeniyle dikkate değerdi.  Ne de olsa 1986’da Çernobil faciasının ardından dönemin Sanayi ve Ticaret Bakanı’nın canlı yayında çay içip “biraz radyasyon iyidir” sözlerini sarfetmesi unutulacak cinsten bir olay değil.  Bu denli bilinmemekle beraber 1994 yılında bir kuru yük gemisiyle Nassia isimli petrol tankerinin çarpışması sonucu İstanbul Boğazı’na tonlarca ham petrol yayılmasının ardından bir başka bakan da kameralar karşısında midye yemişti.

Neyse ki günümüzde teknolojinin ve piyasa ekonomisinin ilerlemesiyle birlikte hem bilgiye hem de mal ve hizmetlere erişim olanakları genişlemiş durumda.  İşte bu sayede çeşme sularında arsenik tespit edilmesiyle, en azından İzmir’de, damacana su talebinde patlama yaşandı, bir kamu sağlığı krizinin olası etkileri azaldı.  İnsanların medyada yer alan haberler üzerine kendi sağlıklarını korumak için kitleler halinde harekete geçmesi ise çevre haberciliğinin aslında ne kadar önem taşıdığını somut bir şekilde göstermiş oldu.

Hal böyleyken basın-yayın organlarında her konuya hakim onca muhabir kökenli yorumcunun, finansal ekonomistin ve spor yazarının yanı sıra ilahiyattan seksolojiye, otomobillerden modaya bir dolu alanda köşe yazarlarının boy göstermesine karşılık çevre konusunda kalem oynatılmaması, ayda bir enflasyon, ihracat, sınai üretim endeksi vb. makroekonomik verilerin yanı sıra kamu kurumları, üniversiteler ve özel laboratuarlar tarafından yapılan çevreyle ilgili birçok ölçümün en azından bir kısmına yer verilmemesi üzücü gerçekten.  Çünkü çeşme suları sadece bir örnek.  Hayatımızı etkileyen, sağlığımızı tehdit eden, bizi bir şeyler yapmaya zorlayan daha nice çevre sorunu var.  En başta ise tabi ki iklim değişikliği.

Kısaca Hatırlayalım... Ve Asla Unutmayalım!

Gerçeği söylemek gerekirse iklim değişikliği sorunu son yıllarda medyada sık sık ele alındı, geçen yıl yaşadığımız, büyükşehirlerimizi ve tarımımızı vuran kuraklıkla ciddiyetini gösterdi, aklımızda yer etmeyi başardı.  Ancak sadece iklim değişikliğinin değil, iklim değişikliğiyle mücadelenin de hayatımızın bir parçası olduğu, dünyamızı ve dolayısıyla kendimizi korumak için harekete geçmemiz gerektiği yeteri kadar vurgulanmadı.

Devam etmeden önce dergimizin geçen sayısında incelediğimiz iklim değişikliğinin sorununun ne olduğunu, neden kaynaklandığını kısaca hatırlatmakta fayda var.  Dünya genelinde ortalama sıcaklıklar 1860 yılından beri 0,8° C kadar artmış durumda.  Bu süreç çağcıl (çağımıza ait) küresel ısınma olarak adlandırılıyor ve tüm dünyada iklim değişikliğine neden oluyor.

0,8° C ilk bakışta önemli bir oran gibi gözükmeyebilir;  ama son buzul çağında ortalama sıcaklıkların günümüzden sadece birkaç derece daha düşük olduğunu söylersek doğanın alışık olduğumuz dengesinin bir pamuk ipliğine bağlı olduğu daha iyi anlaşılacaktır.  Nitekim iklim değişikliğinin doğa ve toplumsal yaşam üzerinde birçok olumsuz etkisi bulunuyor;  deniz seviyelerinin yükselmesi, buzulların erimesi, şiddetli hava olaylarının artması, tarımsal desen değişiklikleri ve tropik hastalıkların yayılması gibi.  Kuraklık, artan gıda fiyatları ve Kırım Kongo Kanamalı Ateşi’nin aldığı canlar bu gelişmelerden ülkemizin de etkilediğini gösteriyor.

Dünya Meteoroloji Örgütü ve Birleşmiş Milletler Çevre Programı tarafından oluşturulan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’ne göre karşı karşıya bulunduğumuz küresel ısınma kaynaklı iklim değişikliği süreci antropojenik, yani insan kaynaklı.  Sorunun kökeninde ise Sanayi Devrimi’nin başlangıcından beri insanlık tarihinde görülmemiş derecede artan sera gazı salınımları (emisyonları) bulunuyor.  Basit bir şekilde anlatırsak sera gazları gezegenimizin yüzeyinden yansıyan güneş ışınlarını emerek bir nevi sera etkisi yaratıyor.  Azı yarar, fazlası zarar bir olgu bu.  Ve ibre hali hazırda fazla yönünü gösteriyor.

İklim değişikliği sorununun kökeninde sera gazları var.

Sorumluluk Bizde!

Sera gazlarının en yaygın olanı karbon dioksit.  Sanayi Devrimi’nin başlangıcından beri atmosferdeki yoğunluğu % 31 oranında artış göstermiş.  Mevcut eğilimler de artış yönünde.  Peki bu kadar karbon dioksit nerden geliyor?

Diğer birçok soru gibi bunun da yanıtı aynalarda gizli.  Karbon dioksit fazlasının dörtte üçü fosil yakıtlar, yani petrol ürünleri, doğal gaz ve kömür tüketilmesinden, geri kalanı arazi kullanımının değişmesi, özellikle ormanların yok edilmesinden kaynaklanıyor.  Kısacası insanlardan, yani bizlerden.

“Sorumluluğun dağılması” (İngilizce diffusion of responsibility) olarak adlandırılan bir kavram var sosyal bilimlerde.  Belirli bir büyüklükte ve açık bir görevlendirme bulunmayan topluluklarda bireyler olası sorumlulukları üstlenmekten kaçınıyor.  En bilinen (ve aslında gerçekleri tam olarak yansıtmayan) örneği Genovese vakası, 1964 yılında New York’ta Kitty Genovese isimli bir bayanın sokakta bıçaklanarak öldürülmesine evlerinin pencere balkonlarından neredeyse kırk kişinin şahit olup hiçbirinin parmağını kıpırdatmaması.

Siz bir de toplumun genelini, hatta bütün insanlığı ilgilendiren konuları düşünün!  Sorumluluğu siyasilere veya sisteme yüklemek ne kadar kolay değil mi?  Ancak nihai kertede fosil yakıtları tüketenler veya bunların tüketiminden yarar sağlayanlar hane halkları.  Yakılan, kesilen ormanların yerine ekilen tarlalardan, kazılan madenlerden, dikilen yazlıklardan faydalananlar da öyle.  Yani sorumluluk başkasında değil, bizde.  Bunu fark etmek ise Nietzsche’nin übermensch, üstün insan izleği boyunca yol almamızı sağlayacak önemli bir adım.

Karbonunuzu En Son Ne Zaman Ölçtürdünüz?

Üstelik sorumluluğumuzun boyutunu tespit etmek de mümkün artık.  Nasıl diye soracak olursanız yanıtı “karbon ayak izi” (İngilizce carbon footprint) kavramından geçiyor.  Ekolojik ayak izimizin, bir başka deyişle dünyanın ekosistemlerinden toplam talebimizin bir bileşeni olan karbon ayak izi insan davranışlarının çevreye olan etkisinin salınan sera gazlarının miktarı cinsinden ölçülmesi anlamına geliyor.  Bu bir çevresel muhasebe uygulaması, aynen bir ürün veya hizmetin varlığı nedeniyle yaratacağı çevresel etkilerin saptanmasını hedefleyen yaşam döngüsü değerlendirmesi (İngilizce life cycle assessment) gibi.

Karbon dioksit eşdeğeri olarak ölçülen karbon ayak izi hem dolaysız (örneğin ısınma veya ulaşım amacıyla) hem dolaylı (mesela tükettiğimiz besinlerin yetiştirilmesi için gerçekleştirilen) salınımları dikkate alıyor.  Bireyler için olduğu gibi örgütler ve ulus-devletler seviyesinde de ölçüm yapmak, karşılaştırmalara gitmek mümkün.

Peki karbon ayak izimizi nasıl ölçtürebiliriz?  Internet sağolsun, tansiyon veya şeker ölçtürmekten çok daha kolay, üstelik masrafsız ve en fazla iki-üç dakika süren bir işlem bu.  Seçenekler de bol.  Birçok özel şirket, sivil toplum örgütü ve kamu kuruluşu önceden belirlenmiş referans değerler üzerinden hesaplamalar yapan sanal araçlara yer veriyor internet sitelerinde.

Örneğin NTV’nin Yeşil Ekran internet sayfasında yer alan “Karbonmetre” uygulaması size 13 soru yöneltip kişisel karbon profilinizi çıkartıyor (http://yesil.ntvmsnbc.com).  World Wildlife Fund tarafından sunulan “Ayakizi Hesap Makinesi” (http://footprint.wwf.org.uk) daha fazla soruya yanıt vermenizi gerektiriyor, buna karşılık sanki taleplerimizi karşılayacak kaç dünya gezegeni varmış gibi yaşadığımızı saptıyor.  Yıllık enerji tüketiminizi kalem kalem sorgulayan daha hassas bir araç ise Carbon Footprint isimli şirketin hesap makinesi (http://www.carbonfootprint.com veya http://www.karbonayakizi.com).  Carbon Footprint’ten ayrıca Türkiye’nin kişi başına karbon dioksit salınımını da öğrenmek mümkün:  Tam 3,14 ton.


İklim değişikliğine karşı güçlü bir silah:  Enerji tasarruflu ampuller.

Günlük Yaşantımızda İklim Değişikliğiyle Mücadele

Her şeyin başı bilgi dedik, karbon ayak izimiz kaç numara öğrendik.  Çoğumuz kırsal kesimde kendi halinde çiftçiler, köşesine çekilmiş emekliler veya doğal yaşam meraklıları olmadığımıza göre dünya büyük ihtimal ayağımıza dar geliyordur.  Peki bu konuda ne yapabiliriz?

Yanıtın siyasilerin harekete geçmesini, sistemin değişmesini beklemek olmadığı açık.  Evet, bunlar lazım olmasına lazım;  ama çözümün bir parçası da bizim elimizde, günlük yaşantımızda atacağımız adımlarda.

Yukarıda değindiğimiz internet siteleri karbon ayak izlerini ölçenlere bu konuda rehberlik de ediyor. NTV’nin Karbonmetresi “Günahımızı kaç ağaç temizler?” sorusuna yanıt veriyor mesela;  çünkü ağaçlar fotosentez aracılığıyla atmosferden karbon dioksit emiyor.  World Wildlife Fund yaşam stilinize göre ipuçları veriyor.  Örneğin beslenme söz konusu oldu mu sera malları yerine mevsimlik meyve-sebzeyi, alışverişe gittik mi kat kat paketli olanlardan ziyade ambalaj malzemesi az ürünleri tercih etmemiz gerektiğini hatırlatıyor.
Özel bir şirket olan Carbon Footprint ise gönüllü karbon denkleştirmesi (İngilizce carbon off-setting) alanında faaliyet gösteriyor.  Bu kuruluş ve benzerleri, bireylerin ve örgütlerin karbon harcamalarını karbon tasarrufu sağlayan projeleri finanse ederek telafi etmesine aracı oluyor.  Söz konusu projelerin başında rüzgâr ve biyokütle gibi yenilebilir enerji kaynaklarından faydalanmaya yönelik olanlar var.

Farkındayım:  Ağaç dikmek, kışı çilek, domates yemeden geçirmek veya ilave bir masrafa girmek her zaman kolay değil.  Ama kombiyi sadece bir derece kısmak, su ısıtıcısına kullanacağınızdan fazla su koymamak, televizyonu beklemede, bilgisayarı uykuda bırakmayıp kapatmak, işiniz bitince şarj makinelerini fişten çekmek gayet kolay, üstelik çevrenin yanı sıra cüzdanınız için de faydalı.

Hatta birazcık daha gayret gösterip şu eski akkor ampullerin yerine enerji tasarrufu yapan floresanlar takmak mümkün.  Bu enerji verimliliği açısından o kadar büyük bir fark yaratıyor ki Avustralya gibi bazı ülkeler akkor lambaları kanunen yasaklamayı planlıyor.  Ben bizim apartmanın yöneticisi olduğumdan biliyorum:  Bütün katlara fotoselli tasarruflu lamba taktırdım ve elektrik faturaları yarı yarıya düştü.  Üstelik durduk yerde merdivenlerde karanlıkta kalmaktan da kurtulduk.  Size de öneririm.


Evren GÜLDOĞAN

Yorumlar

Popüler Yayınlar