İklim Değişikliği İkilemleri
2008 yılında Optik ve Optometri 2008 (9)'da yayımlanan bir yazım
Evren GÜLDOĞAN
Kombiyi sadece bir derece kısık tutmak, su ısıtıcısına
kullanacağınızdan fazla su koymamak, televizyonu beklemede, bilgisayarı uykuda
bırakmayıp kapatmak, işiniz bitince şarj makinelerini fişten çekmek… Bunlar hep “küçük adımlar”. Günlük hayatımızı aksatmayacak, konforumuzu
azaltmayacak, hele bir kez de alıştık mı farkında olmadan yapacağımız
işler. Üstelik yılın sonunda oturup
muhasebe yaptığımızda bütçemize katkısının şöyle güzel bir akşam yemeğini, yeni
bir gömleği veya ne zamandan beri okumak istediğimiz kitapları karşılamaya
yeterli olduğunu göreceğimiz alışkanlıklar.
Dahası da var! Böyle
küçük adımlar – Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın (www.tog.org.tr) yürüttüğü bir sosyal
sorumluluk projesinin adından esinlenmeye izin varsa – aynı zamanda büyük
yarınlar demek. Zira günlük yaşantımızda
yapacağımız ufak değişiklikler veya bir ağaç diktirmek, eski akkor ampullerin
yerine enerji tasarruflu olanlardan takmak gibi ufak harcamalar, yaşam
stilimizin çevre ve doğal kaynaklar üzerinde yarattığı baskıyı azaltıyor. Bu da çevre sorunlarıyla, esasen sera gazları
salınmasına yol açmamız ya da bunların salınmasından faydalanıyor olmamız
nedeniyle yaşanan iklim değişikliği ile mücadele anlamına geliyor.
Trajedik Bir Durum
Yazdıklarımız iyi, güzel; ama gerçekten yeterli mi? İklim değişikliği gibi küresel ölçekli bir
sorun karşısında bireysel önlemler gerçekten etkin olabilir mi? Bu sorunun yanıtı hem evet hem de hayır. Yanıt vermekte kullanacağımız anahtar kavram
ise Türkçe’de en iyi karşılığını “ortak mallar trajedisi” ifadesinde buluyor
(İngilizcesi tragedy of the commons).
Ortak mallar trajedisi kavramı Garret J. Hardin isimli bir
çevrebilimci tarafından ünlü doğal bilimler dergisi Science’ta 1968 yılında yayınlanan aynı başlıklı makale ile ortaya
atılmış. Hardin’in derdi sadece teknik
yöntemlerle çözülmesi mümkün olmayan, insan değer ve davranışlarında değişim
gerektiren sorunlara dikkat çekmek. Bu
amaçla hipotetik bir durumdan bahsediyor, yani bir öykü anlatıyor.
Öykümüz kısaca şöyle:
Çobanlar tarafından ortaklaşa kullanılan bir otlak (ortak mal) var. Yüzyıllar boyunca kabile savaşları,
hastalıklar ve izinsiz avlanma nedeniyle çobanların ve besledikleri hayvanlarının
sayısı sınırlı kalmış, otlak herkese yetmiş de artmış. Derken gün gelmiş, toplumda belirli bir
istikrar, bir düzen sağlanmış. Bunun
sonucunda nüfus artmış. Tabi beslenen
hayvanlar da; ama otlağın
besleyebileceği hayvanların sınırı değişmemiş haliyle. Ortaya bir ikilem çıkmış bu durumda: Her bir çobanın besleyebileceği hayvan sayısı
aslında belli, ama fazladan bir hayvan beslemek de işlerine geliyor. Sürüye katılan her ilave hayvan daha çok et,
süt, yün demek. Fakat aynı zamanda
otlaktan her hayvana biraz daha az pay düşmesi, her hayvanın veriminin biraz
daha azalması da demek. Çobanlar
besleyecekleri her ilave hayvandan sağlayacakları faydanın tamamını kendilerine
saklarken verimin azalmasının zararını diğer çobanlarla paylaşacaklarından bu
durumu göze alıyorlar, sürülerini alabildiğine büyütüyorlar. Ama bunu yapan biri değil ki, hepsi! Sonuç olarak otlak cılız hayvanlarla,
eskisinden kötü durumda çobanlarla doluyor, hatta bir süre sonra kuruyup
gidiyor.
Havuç, Sopa ve Vaaz
İşte ortak
malların trajedisi bu. Anlatılan öyküyü
iklim değişikliği sorununa uyarlamak son derece kolay. Yapılması gereken otlağın yerine atmosferi,
beslenen hayvanların yerine salınan sera gazlarını koymak. Kavramı ortaya atan Garret J. Hardin çareyi eğitimde,
günümüzde tercih edilen terimle bilgilendirmede görüyor. Bu anlayış günümüzde en geniş şekilde
yansımasını kamuoyuna yönelik iletişim çabalarında buluyor. Yazımızın başında iklim değişikliğine karşı
günlük yaşantımızda alabileceğimiz önlemleri bir kez daha hatırlatmamız boşuna
değil.
Ancak ortak malların trajedisi sorununa getirilen tek çözüm
Hardin’in yaklaşımı değil. Disipline
dışarıdan bakanlara paradoksal gelebilir, ancak ekonomistlerin favori çözümü
özelleştirme, yani piyasa mekanizmasının kullanılması, bunun işe yaramadığı
durumlarda ise devlet müdahalesi, daha doğrusu düzenlemesi. Sosyal bilimlerde bilgilendirme, piyasa
mekanizması ve hükümet düzenlemesinden oluşan bu üç çözüm yöntemi – ya da
jargona riayet etmek gerekirse politika aracı – sopa, havuç ve vaaz diye anılıyor.
Söylemeye gerek bile yok.
Söz konusu olan iklim değişikliği olduğunda özelleştirme ilk başta
uygulama alanı bulacak bir çözüm yöntemi değil.
Atmosferi özelleştirmenin bir yolu bulunmuyor. Yoksa çoktan satmıştık!
Bilinçli Olmak “Enayi”
Olmak mı Demek?
Peki ya bilgilendirme?
Bilgilendirme aracılığıyla insan değer ve davranışlarında sağlanan
değişiklikler – yukarıda sorduğumuz soruya dönmek gerekirse – gerçekten yeterli
mi? Bir ikilem var burada. Bir açıdan bakınca evet; çünkü bilgilendirmenin yarattığı farkındalık
olmadan diğer çözüm yöntemlerine başvurulması mümkün değil. Vatandaşlar bu konuda hassasiyet
göstermedikten, tepkilerini ortaya koymadıktan sonra hükümetler de çevre
sorunlarıyla pek can-ı gönülden ilgilenmiyor ne yazık ki.
Öte yandan hayır; zira
iklim değişikliği gibi bir sorun karşısında bireysel önlemler bir yere kadar
işe yarıyor. Küresel ısınmaya yol açan
sera gazları esas olarak sanayi, ulaştırma ve tarım kaynaklı. Evde enerji tasarrufu yapabilir, belki işe
özel arabanız yerine toplu taşım araçlarıyla gidebilirsiniz; ancak petrol rafineleri, kok fırınları ve
kağıt fabrikalarının, kıtalararası uçuşların veya büyükbaş hayvan sürülerinin
yarattığı salımlarla (emisyonlarla) mücadele etmek için elinizden pek bir şey
gelmez.
Üstelik siz elinizden geleni yaptınız diyelim… Ya
komşunuz? Şu otlak öyküsüne geri dönmek
gerekirse, bilinçli bir çobanın beslediği hayvan sayısını kendi kendisine sınırlı
tutması diğer çobanlar da aynısını yapmadığı sürece hiçbir işe yaramıyor. Otlak yine verimsizleşiyor, bilinçli çoban
ise diğerlerinin “bedavacılığı” yüzünden bir de “enayi” durumuna düşüyor
(Ekonomistlerin oyun kuramından faydalanan çalışmalarda kullandığı terim aynen
böyle!).
İklim değişikliği stok değişkenlerden, yani bir birikimden
kaynaklanan çevre sorunları sınıfına giriyor.
Dolayısıyla bireysel çabalar otlak örneğinde olduğu gibi beyhude
değil. Bir kişinin göstereceği özen bile
sorunun çapını azaltmaya yeterli;
yukarıda evet dememizin bir nedeni de bu zaten. Ancak iklim değişikliğiyle geniş ölçekte
mücadele etmenin yolu hükümet düzenlemesinden geçiyor. Bütün çobanlara sözü bir tek jandarma
geçirebilir! Bir başka deyişle bilinçli
çobanların organize olup jandarmaya gitmeleri, diğer çobanları gözetlemek üzere
otlağa bir nöbetçi dikilmesini istemeleri lazım.
Türkiye’nin Kyoto Protokolü’nü
imzalaması için ardı ardına renkli gösteriler düzenlendi.
Türkiye Kyoto’yu
İmzala!
Gerçek hayatta yaşanan da bundan farklı değil aslında. Türkiye’nin iklim değişikliyle mücadele için
harekete geçmesini isteyen çevreciler 2005 yılından beri yoğun bir çalışma
içerisinde. İmzalar toplanıyor,
açıklamalar yapılıyor, gösteriler düzenleniyor.
Çevre Mühendisleri Odası gibi meslek kuruluşları, Greenpeace gibi sivil
toplum örgütleri ve Küresel Eylem Grubu gibi aktivistler tarafından yürütülen
kampanyalardan bellekte kalan slogan ise “Türkiye Kyoto’yu İmzala”.
Bu çalışmalar sayesinde Kyoto Protokolü ismi artık kimseye
yabancı değil. Üstelik hedefe de ulaşmış
durumda. Oluşan kamuoyu duyarlılığı; diplomatik telkinler, Avrupa Birliği’nin
üyelik müzakereleri çerçevesinde öne sürdüğü koşullar ve doğru zamanlamayla bir
araya gelince Devlet Bakanı Cemil Çiçek 2 Haziran tarihli Bakanlar Kurulu
toplantısı ertesinde Türkiye’nin Protokole taraf olmasına karar verildiğini
açıkladı. Gerekli kanun tasarısı kısa
bir süre sonra, 11 Haziran’da TBMM Çevre Komisyonu’nda görüşülüp oybirliğiyle
uygun görüldü ve Genel Kurul’a sevk edildi.
Meclis Başkanlığı yeni yasama yılında tasarıya gerekli önceliği verirse
ülkemiz 2009 başlarında Kyoto’yu resmen üstlenmiş olacak.
Peki, ama nedir bu Kyoto Protokolü? Ve Türkiye neden imzalamamıştı bugüne kadar?
Sorun Bitmek Bilmiyor!
Hani çobanların tamamına bir tek jandarma söz geçirebilir
demiştik ya… Otlak tek bir hükümetin
sınırları dâhilinde olduğunda çok sorun değil bu. Ama ya otlağımız bir sınır bölgesinin tam
göbeğinde yer alıyorsa? Böyle bir
durumda iki tarafın uyuşmasını ve eşgüdümünü sağlamak pek kolay olmuyor. Türkiye ile Ukrayna arasında yıllar boyu en
önemli diplomatik sorun Türk balıkçılarının Karadeniz’de avlanmaya
çıktıklarında Ukrayna karasularını ihlal etmeleri olmuştu. Ancak 2007’de tüm balıkçı teknelerimize
elektronik takip cihazları takılmasıyla çözüme kavuştu bu ihtilaf. Ortadoğu’da koyun sürüleri nedeniyle verilen
notaların sayısı ise bilinmiyor!
Siz bir de küresel ısınma kaynaklı iklim değişikliği gibi
bütün dünyayı ilgilendiren sorunları düşünün.
Bir ülkenin tek başına çabalaması, katı standartlar, yeni düzenlemeler kabul
ederek sera gazı salımlarını azaltması yeterli olmuyor. Üstelik bu önlemler kendi sanayicilerinin
maliyetlerini arttırıp diğer ülkeler karşısında rekabet gücünü azaltıyor. Sonuçta çevreci ülkeler “enayi” durumuna
düşüyor. Yani baştaki duruma, temel
ikileme dönüyoruz. Ve bu sefer
başvurulacak bir jandarma, bütün dünyaya hükmeden uluslarüstü bir hükümet yok.
Dolayısıyla iklim değişikliği ve benzeri uluslararası
sorunlarla mücadelenin yolu ilgili taraflarca kabul edilebilir ve etkin
mekanizmalar tasarlanmasından geçiyor. Kyoto
Protokolü işte böyle bir mekanizmanın bir parçası.
Uluslararası
hukukta protokoller mevcut bir sözleşmeye ilavelerde bulunmak veya uygulanmasına
ilişkin hükümleri kabul etmek amacıyla kullanılan belgeler. Kyoto bir uygulama protokolü. 1992 yılında imzalanan Birleşmiş Milletler
İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ni (BMİDÇS) ilgilendiriyor. BMİDÇS Taraflar’ın karbon dioksit salımlarını
azaltmak için ulusal programlar oluşturması ve bu konuda düzenli olarak
bildirimler hazırlamasını, Sözleşme Ek 1’de listelenen sanayileşmiş ülkelerin
ise salımlarını 2000 yılına kadar 1990 yılı seviyesinde stabilize etmesini
hükme bağlıyor. Bu hedefe ulaşılmış
durumda.
BMİDÇS logosu
BMİDÇS
spesifik salım hedefleri ve salımların azaltılmasına yönelik mekanizmalara yer
vermiyor. Bunlar Taraflar Konferansı’nın
(İngilizce Conference of the Parties,
kısaca COP) yıllık toplantılarında ele alınan ve yoğun müzakerelerden sonra
1997’de Japonya’nın Kyoto kentinde düzenlenen COP-3’te Kyoto Protokolü ile
düzenlenen konular. Protokol Avrupa
Birliği’nin çabalarıyla Rusya Federasyonu tarafından onaylanmasını müteakiben BMDİÇS’nin
1990 yılı karbon dioksit salımlarının en az % 55’inden sorumlu olan 55 Taraf’ın
onayından geçme şartını karşılayarak 2005 yılında yürürlüğe girdi. Protokol’ü imzalayıp da onaylamayacağını beyan
eden tek bir ülke var: Amerika Birleşik
Devletleri.
Bu tablo içerisinde Türkiye’nin kendine özgü, hatta “Türk
işi” bir konumu var. BMDİÇS Tarafları sanayileşmiş
ve gelişmekte olan ülkeler diye ikiye ayırıyor.
İklim değişikliğiyle mücadelenin (şimdilik) esas yükünü çekecek olan sanayileşmiş
ülkeler de Ek 1 ve Ek 2’de ayrı ayrı listeleniyor. Ek 1’de sadece salımlarını azaltacak, Ek 2’de
bunun yanı sıra bir de gelişmekte olan ülkelere teknoloji transferi ve
finansman desteğinde bulunacak olanlar yer alıyor. Ek 2’nin Ek 1’den farkı BMİDÇS akdedildiğinde
“geçiş ekonomileri” olarak adlandırılan eski komünist ülkelere yer vermemesi,
sadece OECD ve Avrupa Birliği üyelerini içermesi. Türkiye ise bir OECD ülkesi olduğundan her
iki listede de yer almış. Yani sanki
kendisi de bir gelişmekte olan ülke değilmiş gibi sera gazı salımlarını azaltmanın
(ve dolayısıyla uluslararası ticarette potansiyel olarak rekabet gücü sıkıntısı
çekmenin) ötesinde bir kısmı kendisinden daha zengin olan ülkelere yardımda
bulunmayı da kabul etmiş. Bu da iklim
değişikliği konusunda Türkiye’nin kendine özgü ikilemi.
Bir parantez açalım: Ne
kadar doğrudur bilemiyorum, ama konuyla ilgili toplantılarda çay-kahve aralarında
anlatılan o ki müzakereler sırasında yabancı bir delegenin bu yükümlülükleri
gerçekten yerine getirip getiremeyeceğimizi sorması üzerine sadece iki kişiden
oluşan Türk delegasyonu neredeyse sinirleniyormuş! Ne yazık ki ülkemiz uluslararası toplantılara
gerekli ön hazırlıkları yapmadan katılma alışkanlığından hâlâ vazgeçemedi.
Neyse ki BMİDÇS konusunda yapılan hata Ankara’da çabuk fark
edildi ve Türkiye Sözleşme’nin onaylanması sürecini askıya alıp 1995’te
düzenlenen COP-1’de Ek 1’den çıkartılma talebinde bulundu. Buna karşılık ancak 2001 tarihli COP-7’de Ek
2’den çıkartılmayı ve Ek 1 dâhilinde özel konumuna vurgu yapılmasını kabul
ettirebildi ve bunu müteakiben, 2004 yılında BMİDÇS’ne taraf oldu.
Aynı yıl hazırlanan İklim Değişikliği Birinci Ulusal
Bildirimi ise Türkiye’nin 1990-2004 döneminde karbon dioksit salımını azaltmak
öyle dursun, % 74,4’lük artışla dünya rekortmenleri arasında yer aldığını
ortaya koydu. Ülkemizin toplam ve kişi
başına salım rakamları göreceli olarak düşük olmakla beraber iklim değişikliğiyle
mücadeleye hassasiyet göstermemiş olması çevrecilerinin tepkisini çekti. Ve “Türkiye Kyoto’yu İmzala” sloganı ortaya
çıktı.
Kyoto Protokolü 1997 yılında imzalanmış, Türkiye o dönemde
BMİDÇS’ye Taraf olmadığından Protokol kapsamında kendisi için bir salım azaltım
hedefi saptanmamıştı. Bu aynı zamanda
ülkemizin Protokol kapsamında düzenlenen salım ticareti ve ortak uygulama
isimli esneklik mekanizmalarından faydalanamayacağı anlamına geliyordu. Oysa Protokol’ün Meclis’ten geçmesiyle
birlikte hem yükümlülük hem de imkânlarımız artacak ve böylelikle Türkiye iklim
değişikliği ikilemlerini aşabilecek.
Belki daha da önemlisi şu: Kyoto 2008-2012 dönemini kapsıyor. 2012 sonrası için müzakereler ise geçtiğimiz
yıl itibariyle ivme kazanmış durumda.
Türkiye Kyoto’ya Taraf olarak bu müzakerelerde de sesini daha fazla
duyurabilecek. Ve bir daha değişen
havalara hazırlıksız yakalanmayacak.
• •
•
Bu yazımızla yaz aylarını da geride bırakmış oluyoruz. Aslında iklim değişikliğinin sağlığımıza olan
etkilerini de ele alacaktık; ama konu
böylesine önemli ve böylesine karmaşık olunca laf biraz uzadı. Artık önümüzdeki yaz, Kyoto Protokolü’ne taraf
olmuş bir Türkiye’de, kaldığımız yerden devam ederiz. Şimdi dış ticaret ve rekabet konularına dönme
zamanı.
Evren GÜLDOĞAN


Yorumlar
Yorum Gönder