Tarımsal Ürünlerin Ticaretinde Sağlık Bahane
2009 yılında Tarım Gözlem 1 (3)'te yayımlanan bir yazım
Küresel bir dünyada
yaşıyoruz. Ekonomilerimiz dışa açık - ya
da farklı bir bakış açısıyla dışa bağımlı - olmanın ötesine geçmiş, artık
dışarıyla bütünleşmiş durumda. Bir
ülkenin gerçekleştirdiği uluslararası mal ve hizmet ticaretinin yerel üretimine
oranı, bu durumun en sağlam göstergesi sayılıyor. Türkiye için söz konusu oran neredeyse % 50,
daha küçük ve entegre ülkelerde % 100’ü geçiyor.
Buna karşılık
uluslararası ticaretin her zaman serbest şekilde yapıldığını söylemek mümkün
değil. Hükümetler siyasal, stratejik ve
sosyoekonomik nedenlerle ticaretin önüne engeller çıkartmaya devam ediyor.
Tahmin edilebileceği
üzere bu engeller esasen ithalata yönelik oluyor. Özellikle de tarımsal ürünler ve gıda
maddelerinin ithalatına. Tarımın hemen
hemen her ülke için sosyal ve siyasal açıdan hassas bir sektör olması bu
durumun temel nedeni. Nitekim tarım
sektörü Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) çerçevesinde kendine has kurallara sahip, diğer
sektörlere göre daha fazla korunuyor. Tarımsal
ticaretin karşısına dikilen engellere baktığımızda ise başlıca gerekçenin sağlık
olduğunu görüyoruz.
Domuz
gribi örneği
Dünya küresel
nitelikli iki ayrı krizden geçiyor son zamanlarda: Biri finans krizi, öteki domuz gribi. Ve her ikisi de uluslararası ticaret
uzmanlarını yanıltmış durumda.
Finans krizi ithalat
ve ihracata ağır darbe indirmekle beraber korkulanın aksine korumacılık
duvarlarının aşırı derecede yükselmesine, 1930’lu yılların kısır döngüsüne geri
dönülmesine yol açmış değil. Buna
karşılık domuz gribi dünya ticaretinin küçük bir bölümünü etkilese de bu etki
sarsıcı boyutlara varmış durumda. Krizin
patlak verdiği Nisan ayından bu yana 20’den fazla ülke domuz ve domuz eti
ithalatına kısıtlama ve yasaklar getirmiş bulunuyor.
Söz konusu tedbirler
haliyle ihracatçı ülkelerin tepkisini çekiyor, ihtilafların çıkmasına neden
oluyor. Aynen Eylül ayının son
günlerinde Avrupa Birliği (AB) ile Çin Halk Cumhuriyeti arasında yaşanan
sürtüşmede olduğu gibi.
Çin domuz eti
ithalatına karşı kısıtlayıcı önlemler alan ülkelerin başında. Pekin daha krizin ilk günlerinde Meksika’dan
ve Amerika Birleşik Devletleri’nin güneydeki bazı eyaletlerinden ithalatı tamamen
yasaklamıştı. Eylül’ün ikinci yarısında
ise AB’nin birçok Üye Devleti ve Kanada’dan ithalatı katı koşullar
bağladı. Buna göre ithalata izin
verilmesi için artık etlerin domuz gribine neden olan A/H1N1 virüsüne
yakalanmamış hayvanlardan elde edildiğinin belgelenmesi, ayrıca taşımacılıkta
kullanılan konteynırların dezenfekte edilmesi gerekecekti.
Avrupa Komisyonu’nun
sağlık ve gıda güvenliğinden sorumlu üyesi, yani bir nevi bakan olan Androulla
Vassiliou bu karar üzerine apar topar Çin’e gitti, 22 Eylül’de Çin’in tarım
bakan yardımcısıyla görüştü. Ancak
görüşme iyi gitmemiş olacak ki “Bu iş AB açısından ciddi bir endişe kaynağı,
zira korumacılık olarak yorumlanıyor.” diye bir açıklama yaptı. Çinlilerin karşı açıklaması da ertesi gün
geldi. Bizdeki Zirai Karantina
Hizmetleri Daire Başkanının Çinli muadili “Çin’i salgın hastalığın yurtdışından
bulaşmasına karşı korumamız ve ayrıca Çin’de salgın hastalığın daha fazla
yayılmasını engellememiz lazım.” diye bir açıklama yaptı (Wall Street Journal, 24.09.2009).
Peki
kim haklı?
Yazının giriş kısmını
bir anlığına unutalım. Sadece bire bir
çevirdiğimiz bu basın açıklamalarına bakalım.
Çinliler haklı gibi gelmiyor mu insana?
Bir avuç Avrupalı tüccar para kazansın diye halklarının sağlığını riske
mi atsın adamlar!
Tabi ki her şeyin
başı sağlık. Ancak Çinliler yine de
haksız. Zira domuz gribi olarak
adlandırılan hastalık zoonotik olmakla beraber ancak domuzlarla yakın temas
sonucunda insana bulaşabiliyor. Domuz
eti tüketiminden bulaşması ise söz konusu değil.
Dünya Hayvan Sağlık
Örgütü (OIE), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım
Örgütü (UN FAO) gerek bu durumu gerekse de domuz ve domuz eti ithalatlarına
karşı alınan tedbirlerin bilimsel gerçekler ve uluslararası standartlara aykırı
olduğunu defalarca açıklamış durumda.
Üstelik konuyla
ilgili DTÖ kuralları da açık. DTÖ Sağlık
ve Bitki Sağlığı Önlemlerinin Uygulanmasına dair Anlaşmaya göre söz konusu
önlemler ancak bilimsel gerekçelere dayanması ve riskle orantılı olması
kaydıyla alınabiliyor. Bilimsel
gerekçelerin değerlendirilmesi ise gıda güvenliğinde WHO ve FAO tarafından
oluşturulan Codex Alimentarius Komisyonuna, bitki sağlığında Uluslararası Bitki
Koruma Konvansiyonu sekreteryasına ve hayvan sağlığında OIE’ye bırakılmış
durumda.
Kısacası
uluslararası rejimler ve hukuk açısından baktığımızda “Çin haklıdır” demek
mümkün değil. Peki, Çinliler bunun
farkında değil mi? Tam tersine, büyük
ihtimal Pekin’de durumun farkında olan çoktur.
Ancak bahsettiğimiz uluslararası örgütlerden hiçbirinin ticarette teknik
engeller, en azından kısa soluklu olanlar karşısında gerçek bir yaptırım gücü
bulunmaması, üstelik sağlık konularının tartışmaları bulandıracak kadar hassas
olup teknik bir boyut da taşıması bilimsel gerçeklerin göz ardı edilmesini
kolaylaştırıyor.
“İyi de Çin neden
böyle başvuruyor bu önlemlere?” diye soracak olursanız cevap basit. Çin dünyanın domuz etinde hem en büyük
üreticisi hem de en büyük tüketicisi. Domuz
gribi krizine kadar tüketiminin neredeyse yarısı ithalat aracılığıyla karşılanıyordu. Fırsat bu fırsat deyip ihlal edilen kurallar
yerli üreticilerin bayağı işine geliyor, sağlık bahanesiyle kendilerine haksız
bir avantaj sağlanıyor.
Müslüman
mahallesine salyangoz satmak
Ancak tarımsal
ürünlerin ticaretin sağlık bahanesiyle alınan önlemlerin ardında her zaman
ekonomik nedenler yatmıyor. Domuz gribi
krizi nedeniyle ithalatta kısıtlama ve yasaklara giden ülkelerin bir kısmında
doğru dürüst domuz üretimi yok bile.
Hatta Mısır hükümeti ithalat tedbirlerinin yanı sıra ülkede yetiştirilen
domuzların itlaf edilmesine de karar verip üreticilerin infialine neden olmuş
durumda.
Böyle kararların
arkasında ikame ürünlerin lobilerinin yatması bir ihtimal. Bir başka ve daha genel geçer bir ihtimal ise
sosyal bilimlerde “siyasal ihtiyat” olarak adlandırılan olgu. Yani hükümetlerin sağlık gibi hassas bir
konuda sanki önlem almıyormuş gibi görünüp kamuoyunun ve muhalefetin tepkisini
çekmekten kaçınmaları, bu nedenle gereksiz tedbirlere başvurmaları. Domuz gribi krizinde Müslüman ülkelerde
yaygın şekilde görülen bir olgu.
Neyse ki bu ülkeler
arasında Türkiye yok. Ancak Müslüman
mahallesinde salyangoz sattığımız anlamına gelmiyor bu. Domuz gribi vakası tarımsal ürünlerin
ticaretinde sağlık bahanesiyle çıkartılan engellere sadece bir örnek.
Şöyle bir düşününce
Türk üretici ve ihracatçısının da bu tür engellerle sık sık karşılaştığını
farketmek mümkün. Kuş gribi krizi
sonrasında AB’ye kanatlı hayvan ihracatımız daha yeni yeni toparlanıyor. Rusya ile yaş meyve ve sebze ihracatı
konusunda yaşanan sıkıntılar bir türlü bitmiyor, hem ihracat hem de ithalat
aşamasında getirilen ağır prosedürler halen yürürlükte. Yine AB ile kuru incir ticaretimizde ortaya
çıkan aflatoksin sorunu, üstelik bu bahaneyle bir ara aflatoksin olmasına imkan
bulunmayan yaş incir ihracatımıza kısıtlama getirilmiş olması halen
hatırlarda. Örnekleri daha da çoğaltmak
mümkün. Türkiye’nin BSE bahanesiyle
AB’den canlı hayvan ve kırmızı et ithalatına getirdiği, ikili tarım ürünleri
ticaretine büyük zarar veren fiili yasaklama gibi Ankara’nın haksız olduğu
vakalar da var elbet.
Peki, bu tip
durumlar karşısında ne yapmalı? Aslında
Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Dış Ticaret Müsteşarlığı, hatta yeri geldiğinde
Dışişleri Bakanlığı gibi kurumlarımız ticarette teknik engelleri aşmak için yabancı
muhataplarıyla gerekli temasları gerçekleştiriyor. Ancak ihracatçılarımızın yapabileceği ilave
şeyler de yok değil.
Uluslararası hukuk
kuralları ortada. Sağlık bahanesiyle ya
da diğer bahanelerle ortaya çıkartılan engellere karşı yabancı ülkelerde idari
itiraz ve yargı yollarına, ülkemizde ise Türkiye’nin ticari haklarının korunması
mevzuatına, hatta mümkün olursa DTÖ ihtilafların halli mekanizmasına başvurulması
lazım. Özellikle ihracatçı birliklerinin
bu çerçevede üstlenebileceği görev önemli.
Hukuk yolu uzun ve sıkıntılı olabiliyor.
Fakat alınan olumlu sonuçlar emsal oluşturup benzer sorunların tekrar
tekrar ortaya çıkmasına engel teşkil ediyor. Üstelik hukuk devletlerinde tazminat
mekanizmalarını da devreye sokabiliyor.
Dolayısıyla ikili ilişkiler ve ihracat prosedürlerinin yanında hukuksal
çözümleri asla göz ardı etmemek gerekiyor.
Evren GÜLDOĞAN
Yorumlar
Yorum Gönder