Ekonomik Kriz Nereden Çıktı? Ne Durumdayız?

2008 yılında Optik ve Optometri 2008 (12)'de yayımlanan bir yazım

Emekli Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt Mayıs 2003’te İstanbul Harp Akademileri Komutanlığı’nda düzenlenen Küreselleşme ve Uluslararası Güvenlik Sempozyumu’nda medyanın ilgisini oldukça çeken bir konuşma yapmıştı.  O dönemde Genelkurmay 2. Başkanlığı görevini yürüten Büyükanıt haliyle güvenlik eksenli bir konuşma yapmakla beraber Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin bir zorunluluk olduğu söylemiş, küreselleşmeye direnmenin anlamlı olmadığını dile getirmişti.  Ancak Orgeneral’in küreselleşmeyle ilgili bir de uyarısı vardı ve bunu akıllarda yer eden bir benzetmeyle yapıyordu:  “Yağan yağmur tarlalarımıza bereket verirken şemsiyeniz yoksa sizi ıslatır.”

Büyükanıt’ın benzetmesinin ne kadar yerinde olduğu derinlemesine tartışılabilir.  Küreselleşmenin birçok açıdan faydalı olduğu, buna karşılık ülkelerin, işletmelerin ve bireylerin karşı karşıya olduğu riskleri arttırdığı ise pek su götürmez.  Dolayısıyla günümüzde her zaman tetikte olmak gerekiyor.  Özel sektörün risk, hanehalklarının tüketim iştahını kontrol altında tutması demek bu.  Hükümetlerin de proaktif politikalar izlemesi, ekonomideki dalgalanmalar için hava daha günlük güneşlikken şemsiyeyi açıp hazırda bekletmesi lazım.

Olması gerekenden bahsettik.  Peki ya olan?

Ekonomik Kriz Nasıl Ortaya Çıktı?

Önce hava durumuna bir bakalım.  Amerika Birleşik Devletleri (ABD) emlak piyasasının bir “ev balonu”ndan muzdarip olduğu 2004 ve 2005’te sık sık dile getirilir olmuştu.  Birçok kimse kullanım değil, yatırım için ev satın alınıyor, gayrimenkul fiyatları artıyor, bu da yüksek kazanç beklentisini besleyerek yeni yatırımcıları piyasaya çekiyordu.  Evlere yönelik talep kredi piyasasını etkiliyor, mortgage, yani ipoteğe dayalı uzun vadeli konut kredisi veya tutsat faizlerini yükseltiyordu.

Bir parantez açalım:  Hatırlanacağı üzere Birleşik Krallık gibi başka ülkelere de yansıyan bu süreç biraz gecikmeli olarak Türkiye’de de görülmüş, üstelik tutsat uygulaması 5582 sayılı Konut Finansmanı Sisteminde Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun aracılığıyla 2007 itibariyle hayatımıza girmişti.  Bazı yorumcular tutsatı kanunlaştırmakta geç kaldığından hükümeti eleştirmişti.  Fakat tutsatın neden gündeme geldiğini, politika alternatiflerinin neden değerlendirilmediği, örneğin niye yapı kooperatifçiliğinin güçlendirilmesine gidilmediğini sorgulayan pek çıkmamıştı.

ABD’ye dönecek olursak balon tanımlaması herkes tarafından kabul görmese de sağlıksız bir sürecin işlediği biliniyordu.  Ancak tutsatın kendine özgü yapısı, finans piyasalarının ulaştığı karmaşıklık seviyesi, düzenleyici boşluk ve fiktif karların altından kalkamayarak 2001’de iflasını ilan eden ABD enerji devi Enron’da görülen cinsten kurumsal yönetim uygulamaları bir araya gelince neler olacağını kimse önceden kestirememişti.

Olaylar kabaca şöyle gelişti:  Konut piyasasında görülen spekülasyon değişken faizli tutsatlar ile eşik altı tutsatlarda, yani geri ödenmeme riski yüksek olan kredilerde patlamaya yol açtı.  Oysa tutsat uygulaması alacakların menkul kıymetleştirilerek işlem görmesine dayanıyordu.  Bir başka deyişle alacaklar piyasada alınıp satılabiliyor, birileri konutlara yatırım yaparken diğerleri de onların borçlarına para yatırıyordu.  Finansal mühendisliğin, yani türev araç geliştirme ve yönetme uygulamasının bilgi ve iletişim teknolojilerinin yardımıyla vardığı nokta ise bu riskli borçların seküritizasyon olarak tekrar tekrar paketlenip ikincil piyasalara sunulmasını mümkün kılıyordu.  Bu işlemler son derece karmaşık olduğundan bir piyasanın etkinliği için olmazsa olmaz koşullardan şeffaflık ortadan kalkmıştı.  Bizdeki SPK ve BDDK gibi düzenleyici kurumlar ise bu işlemleri gözetim ve denetim altında tutmuyordu.  Yani bir düzenleyici boşluk söz konusuydu.  Bunların üzerine bir de açık pozisyonlara yüklenerek şirketlerin karlılığını ve tabi bu arada kendi primlerini iyice yükseltmeye çalışan yöneticiler eklenince felaket senaryosu tamamlanmış oldu.  Elbet ki pompalanan tüketim kültürü, gelişmiş ülkelerde reel faiz oranlarının düşük seyretmesi, kredi derecelendirme kuruluşlarının başarısız performansı gibi bir dolu etken daha vardı bu gelişmelerin ardında.

Derken 2006 yılında ABD’de ev balonu patladı ve  konut fiyatları düşmeye başladı.  Konut satışları azalırken tutsat refinansmanı imkanları da daraldı ve geri ödemeler darboğaza girdi.  Gecikmiş konut kredisi borçları ile icra takibindeki gayrimenkul sayısı hızla yükseldi.  Bunun sonucu olarak tutsatlara dayanan menkul kıymetlerin değeri çöktü ve beraberinde portföyünde bu araçlara haddinden fazla yer veren mali kuruluşların sermaye yapılarını götürdü.  ABD’nin beş bağımsız yatırım bankasından Lehman Brothers battı, ABD Hazinesi’nin müdahalesiyle Bearn Sterns J. P. Morgan’a, Merrill Lynch Bank of America’ya satıldı.  Morgan Stanley ile Goldman Sachs’ın durumu da pek iyi sayılmaz.  İflas eden, el koyulan veya kurtarma amacıyla devralınan bütün mali kuruluşların listesini vermeye ise bu köşe yeterli olmaz!

Krizin Etkileri ve Islanan Türkiye

Mali sektörün karşı karşıya kaldığı büyük zarar ve iflaslar borsalarda büyük kayıplara, piyasalarda likidite sıkışıklığına, kredi kanallarının kapanmasına, risk primlerinin artmasına yol açtı.  Reel sektörün çarklarını döndüren mali sektör olduğundan işsizliğin artması, sınai üretimin düşmesi ve resesyonun kapıya dayanması gibi sorunlar başgösterdi.  Üstelik bu gelişmeler sadece ABD’yi değil, küreselleşme süreci nedeniyle bütün dünyayı etkisi altına aldı.

Gelişmiş ülkelerin merkez bankaları likidite darboğazını aşmaya yönelik eşgüdümlü operasyonlara girişti, faizler düşürüldü, borçlanma kolaylıkları sağlandı.  Hükümetler de ard arda önlem paketleri açıkladı.  Bunlardan sonuncusu Avrupa Komisyonu tarafından 26 Kasım’da duyurulan Avrupa Ekonomik Toparlanma Planı, gerçeği söylemek gerekirse oldukça geç kalmış bir girişim.

Türkiye’ye gelince...  Farkındaysanız ülkemiz krizin mali sektörü vuran ilk aşamasından fazla yara bere almadan çıktı.  Likidite sorunları yaşanmasına karşın mali kuruluşlarımız ayakta kaldı.  Bunun temel nedeni Kasım 2000 bankacılık krizi ve Şubat 2001 makroekonomik krizi nedeniyle mali sektörün zaten ciddi bir yeniden yapılanmadan geçmiş, devralmalar ve doğrudan yabancı yatırımlarla sermaye yapısını güçlendirmiş olmasıydı.  Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) da piyasanın likidite gereksinimini rahatlıkla karşılayacak rezerv ve imkanları bulunuyordu.

Ancak Türkiye krizden etkilenmiyor anlamına gelmiyor bunlar.  Tam tersine kriz ülkemizi üç koldan vuruyor.  Birincisi ekonomiyle ilgili beklentilerin bozulması, ikincisi sermaye girişlerinin durması ve üçüncüsü ihracatın azalması.  Ve tabi bu dış kaynaklı gelişmelerin tetiklediği, krizin etkilerini derinleştiren iç dinamikler söz konusu:  döviz kuru belirsizliği, kredi musluklarının tıkanması ve iç talebin daralması.  Sonuç olarak üretim, ihracat ve tüketim rakamları düşüyor, işsizlik artıyor, olan reel sektöre ve hanehalklarına oluyor.

Bankacılık dışı özel sektörün yüksek dış borcunun son zamanlarda yapısal açıdan iyileşme göstermesi bu ortamda iktisatçıların yüreklerine su serpen bir gelişme;  ama halkın algılamalarını pek etkilemiyor.  TCMB tarafından 17 Kasım’da açıklanan tüketici güven endeksi son bir yılın en düşük seviyesinde.  24 Kasım’da açıklanan reel kesim güven endeksi ise çöküşte:  100 rakamının istikrarlı görünüm anlamına geldiği endeks Ağustos’taki 95 seviyesinden Kasım’da 55’e düşmüş durumda.





 Hükümet Ne Yapıyor?

Kısacası halkımız güvene ihtiyaç duyuyor.  Peki hükümetimiz ne yapıyor?  Ne yazık ki bırakın önceden davranmayı, küresel kriz sağanak yağmur halinde bastırdığında bile şemsiyeyi açmayan bir hükümet görmüş durumdayız geçen aylarda.

Başbakan Erdoğan’ın “teğet” ve “ümük” açıklamaları – başbakanlarımızın konuşmalarına niye genelkurmay başkanlarımız kadar özen göstermediği sorusunu akla getirmenin yanı sıra – pek güven verici değil, hatta piyasalar açısından ciddi şekilde güven sarsıcıydı.  Ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Nazım Ekren’in kısa bir süre sonra, 9 Kasım’da IMF’yle “Sadece yerel yönetimlere merkezi yönetim bütçesinden aktarılacak fonların dozaj ve miktarı sıkıntı konusu oldu.” şeklinde demeç vermesi, “ümük” konuşmasında IMF’nin yatırımların kısılmasını istediğini ima eden Başbakan’ı yanlışlamakla beraber sergilediği tavrı da açıklığa kavuşturdu.

2009 yerel seçim yılıydı, yani harcama muslukları açılacak, seçim yardımları ve yerel yatırımlar yapılacaktı.  Hükümetin hazırladığı 2009 yılı merkezi yönetim bütçesi taslağı ise şişirilmiş büyüme rakamlarına dayandırıldığından gerçekçi olmaktan uzaktı.  Bir başka deyişle iktidar partisinin yerel seçimlerde göstereceği başarı ile bütçenin yıl sonunda sergileyeceği performans arasında ters yönlü bir ilişki bulunuyordu.  “Ümük” söyleminin maddi temeli işte buradan, itibari değeri ise hükümetin 2007 seçimleriyle birlikte keşfettiği milliyetçilikten geliyordu.  Sonuç olarak halkımız güvene ihtiyaç duymasına duyuyor, ama IMF’yi de pek sevmiyor!

Ekren’in açıklamasıyla ortaya çıkan bir husus daha vardı:  Hükümet  bir yandan krize karşı arayış içindeydi.  Hazineden Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek de Ekim ayında IMF ile ihtiyati stand-by görüşmelerinin sürdürüldüğünü söylemişti.  Nitekim Erdoğan, Ekren ve Şimşek üçlüsü G-20 zirvesi için gittikleri Washington, D.C.’de 15 Kasım’da IMF Başkanı Dominique Strauss-Kahn’la bir araya gelerek olumlu bir görüşme yaptı ve konuyla ilgili teknik çalışmaların sürdürülmesine karar verdi.

Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanan ve kamuoyunda Varlık Barışı Kanunu olarak bilinen 5811 sayılı Bazı Varlıkların Milli Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Kanun ise Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden 13 Kasım’da geçti.  Kanunun bağlamsal amacı küresel dalgalanma nedeniyle yaşanan sermaye kaçışını bir parça telafi etmek.  Üstelik kanun tasarısına sonradan önerge aracılığıyla yapılan bir değişiklikle Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na ait olan mevduat güvencesinin sınırının belirlenmesi yetkisi iki yıllığına Bakanlar Kurulu’na devredildi.

Görüldüğü üzere hükümet aslında durumun farkında, bazı önlemler alınıyor.  Ancak siyasal nedenlerden dolayı ikna edici, güven verici bir paket ortaya konulamıyor.


Haliyle ne yapılması gerektiği konusunda havada uçuşan bir sürü öneri var.  Tartışmaların yoğunlaştığı noktalardan biri ise 37 milyar YTL büyüklüğe ulaşması nedeniyle iştahları kabartan İşsizlik Sigortası Fonu.  Ancak hükümetin gündeminde olduğu söylenen veya önerilen önlemlerin hepsi arz yanlı bir görünümde.  İstihdam piyasasına ve tüketicilere, yani hanehalklarına yönelik tedbirler konuşulmuyor nedense.  Bir sonraki yazımızda işte bu eksikliği gidermeye çalışacak, özellikle İşsizlik Sigortası Fonu ve katma değer vergisi seçenekleri üzerinde duracağız.  Zira bunların uygulanması için hiçbir zaman geç sayılmaz.

Evren GÜLDOĞAN

Yorumlar

Popüler Yayınlar