AB’nin Zeytinyağı Kotası, Türkiye’nin Baş Ağrısı (II)

2007 yılında Z&Z Akdeniz Kültürü Dergisi 1 (7)'de yayımlanan bir yazım

Merhaba Zeytindostları!

Hepimizin bildiği gibi zeytinyağı özel bir ürün, tüketicisi de öyle.  Bu nedenle kalitenin anahtar sözcük olduğu zeytinyağı sektörü de zorlu bir arena.  Tüketicinin aradığı üstün niteliklere sahip ürünü elde etmek başlı başına bir meydan okuma.  Zeytinliklerden sofralara giden yolda zirai önlemlerden hasada, ekstraksiyondan nakliyata, depolamadan ambalajlamaya her adımda yağın kalitesinin olumsuz etkilenmesi mümkün.  Ancak iş buram buram kokan bir sızmayı elde etmekle de kalmıyor.  Son yıllarda birçok girişimcinin ilgisini çeken, yeni yatırımlara sahne olan sektörde rekabet görülür bir şekilde artıyor.  Teşebbüsler açısından ürünü gerek iç piyasada pazarlamak gerekse de ihraç etmek giderek zorlaşıyor.

Küresel ölçekli bir olgunun yerel bileşeni olarak arzın artış gösterdiği ve bu eğilimin orta vadede devam edeceği düşünüldüğünde zeytinyağcıların durumdan biraz endişeli olması gayet normal.  Hatta sektörün geç kalınmış olmakla beraber sorunlarına çözüm bulmak için hummalı bir arayış içerisine girdiği, yeni örgütlenmelerin, taze girişimlerin ortaya çıktığı düşünülürse gayet olumlu.  Ancak bu çalışmaların, bilimsel birikim ve stratejik yönetimi gerekli kılan belirli konularda etkili olabilmesi için sağlam bir zemine ayak basması gerekiyor.  Aynen geçen yazımızda ele aldığımız kota meselesinde olduğu gibi.

Devam etmeden önce şu meseleyi bir hatırlayalım dilerseniz.  Avrupa Birliği (AB) Avrupa-Akdeniz Ortaklığı çerçevesinde akdedilen ikili anlaşmalarla başta Tunus olmak üzere birçok Arap ülkesine zeytinyağı için gümrük resminden tamamen muaf tarife-kotaları açmış durumda.  Buna karşın Türkiye’ye olsa olsa sembolik değeri bulunan preferanslar tanınmış sadece.  AB’nin Ortak Gümrük Tarifesi’ne baktığımızda ise zeytinyağlarına uygulanan gümrük resimlerinin yüksek mi yüksek tutulduğu görülüyor.  Kısacası Türk zeytinyağı sektörü dünyanın en büyük pazarı olan Avrupa’ya ihracat konusunda ciddi bir dezavantajla karşı karşıya, hani nerdeyse İspanya’da yağmur yağmasın diye duaya çıkacak.
  
Bir cümlede dört hata!

Ancak hava kapalı.  Ocak ayındayız, yer İstanbul.  Zeytindostu Derneği’nin kuruluşunun yarattığı sinerji meyvesini vermiş, sektörde bir ilk gerçekleştirilmekte.  1. Avrasya Zeytin, Zeytinyağı ve Prosesleri Fuarı ve Kongresi Anatolive Türkiye’nin bu alanda ilk ihtisas fuarı olma özelliğini taşıyor, dar bir zaman zarfında kotarılmasına rağmen başarılı bir organizasyon olarak beğeni topluyor.

Fuara paralel olarak düzenlenen Geleceğin Bereketi Türk Zeytin ve Zeytinyağı Kongresi ise sektörün sorunlarının üst düzey katılımcılar tarafından ele alındığı bir platform olması açısından önemli.  Fakat sektörün aylardır konuşmakta, tartışmakta olduğu kota meselesi açısından baktığımızda pek iç açıcı olduğu söylenemez.  Konuya ihracat dünyamızın yüksek düzeyli bir temsilcisi değiniyor ilk olarak.  Sarfedilen sözler şu şekilde:  “AB ile 1996’da gümrük birliği anlaşması yapılırken zeytinyağı unutulmuş.”  Bir cümlede tam dört hata!  Ayrıntılara boğulmadan doğrusunu söyleyelim:  Gümrük birliği hukuken AB değil, onun bir unsurunu oluşturan Avrupa Topluluğu ile;  bir anlaşma değil, protokol ve Ortaklık Konseyi kararları (OKK’lar) aracılığıyla;  nihai aşamasının uygulamaya geçtiği 1996’da değil, fiilen 25 yıl öncesinde tesis edilmiş ve tarımsal ürünleri değil, sadece sınai malları kapsıyor.  Hemen belirtelim:  Zeytinden yağ ekstrakte edilmesi birincil işleme sayıldığından zeytinyağı, sınai payları gümrük birliği kapsamında olan işlenmiş tarım ürünlerinden biri olarak kabul edilmiyor.  Kuşkusuz ki bunları bilmek AB ve dış ticaret uzmanlarının, uluslararası ve Topluluk hukukçuların işi;  Türkiye’ye döviz kazandıran, ürünlerimize değer katan, istihdam yaratan ihracatçıların değil.  Ancak nasıl ihracat prosedürleri kambiyoculara, gümrük müşavirlerine danışmayı gerektiriyorsa böyle konularda beyanat verme sorumluluğu da bir bilene başvurmayı lazım kılıyor.  Üstelik Türkiye’nin bu konularda yetişmiş kadroları mevcut...

Derken bu sefer dış ticaret bürokrasisinin bir temsilcisinde konuşma sırası.  Gümrük birliğinin sadece sınai malları kapsadığının hala anlaşılmamış olduğundan yakınıyor konuşmacı;  ama devamında “AB ile tam üyelik müzakereleri başladığından yakında bu sorunun çözülmesini bekliyoruz.” diye devam ediyor ve ihracatçıları eleştirmekte haksız duruma düşüyor.  Nedenini soracak olursanız AB ile yürütülen katılım müzakereleri Türkiye’nin Topluluk müktesebatını ne şekilde üstleneceğini, bu doğrultuda hak ve yükümlülüklerinin neler olacağının ele alındığı bir süreç.  Bu süreçte üzerinde mutabakata varılan hususlar – açılış kriterleri ve derogasyonlara tabi olarak – esasen katılım ile birlikte uygulanacak.  Ayrıca Türkiye’nin Ankara Anlaşması ikinci Katma Protokolü’nden doğan yükümlülüklerini yerine getirmediğinin değerlendirilmesi nedeniyle Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi’nin Aralık 2006’da malların serbest dolaşımı, tarım ve kırsal kalkınma ve gümrük birliği dahil sekiz müzakere başlığını askıya aldığı da unutulmamalı.  Gerçekleşmesi durumunda AB’ye katılım zaten taraflar arasında mal ticaretinin tamamen serbestleşmesini beraberinde getirecek.  Ancak olası bir katılım tarihine, yani en erken ve biraz iyimser olarak 2014’e kadar Türkiye ile AB arasında tarımsal ürünlerin ticareti karşılıklı olarak tanınan preferanslara göre yürütülecek.  Bu ticaret preferansları ise katılım müzakereleri ile hem hukuken hem de kurumsal olarak ayrı bir temelde, Ortaklık Konseyi çatısı altında görüşülüyor.  Üstüne üstlük 1/98 sayılı OKK ile karara bağlanan bu preferanslar kısa bir süre önce gözden geçirilmiş, AB Resmi Gazetesi’nde yine Aralık 2006’da yayınlanan 2/2006 sayılı OKK ile güncellenmiş durumda.  Kısacası dış ticaret bürokrasisi güven vermekten uzak.

Uzun uzadıya anlatmamız boşuna değil bunları.  Zeytinyağı sektörümüzü aylar boyunca meşgul etti, nice demeçlere, manşetlere konu oldu kota meselesi.  Ancak sektör üzerinde bu denli çok konuşulan bir konuyu bu kadar az bildiğinden dolayı Ortaklık Konseyi tarımsal preferansları güncellerken gerekli müdahaleleri yapmaktan uzak kaldı.  Sonuç olarak sadece sektörde beklentiler yanlış yönlendirilmiş, asıl saikler örtülmüş oldu.

Meselenin özü

Düzenlemeleri ve söylemleri bir yana bırakalım, gelelim meselenin özüne:  Türkiye’nin neden kotası yok, bu konuda ne yapılabilir?  Aslında ilk soruyu şu şekilde formüle etmek daha doğru:  Türkiye’ye AB tarafından zeytinyağında tanınan preferanslar Arap ülkelerine göre neden düşük seviyede?  Zira geçen yazımızda gösterdiğimiz üzere 1509 10 90 kombine nomenklatür kodlu diğer natürel zeytinyağlarında ad valorem gümrük resminden % 7,5 indirim öngören 100 tonluk bir kotamız var.

Birinci neden, Türkiye’nin geniş ve heterojen coğrafyasının çok çeşitli bir tarımsal üretim deseni yaratması.  Ürün skalası daha dar olan Kuzey Afrika ülkelerinde zeytinyağı ve şarap gibi belirli ürünler ön plana çıkabiliyor.  Dolayısıyla hükümetler bu ürünlere ilişkin preferanslar karşılığında diğer tarımsal sektörlerde taviz vermekten kaçınmıyor.  Türkiye ise çok sayıda ürünü gözetmek durumunda.  İkincisi ise Türk tarımının yapısal sorunları nedeniyle düşük verimliliğe ve rekabet gücüne sahip olması.  Bu nedenle verilecek tavizlerin üretici refahı üzerinde yaratacağı olumsuz etki siyasal açıdan arzu edilmeyecek kadar yüksek.  Üçüncü neden ise Türkiye’nin yukarıda değindiğimiz 1/98 sayılı OKK altında AB’ye canlı hayvan ve et ithalatına ilişkin tanıdığı tavizleri halk sağlığını bahane ederek uygulamaması.  Hem de en başından beri.  Bu konuda Ankara’da kamu kurumları arasında yaşanan sıkıntılara rağmen – 1/98 müzakere edilirken nerde olduğu belli olmayan – yerli hayvancılık lobisi kırılamadığından bir ilerleme sağlanamıyor.  Brüksel’in yanıtı ise Türkiye’ye yeni tarımsal preferanslar verilmemesi, sadece Birlik’in genişlemesi ve teknik nedenlerle ayarlamalar yapılması şeklinde.  Söz konusu kısıtlamaların kaldırılması ayrıca katılım müzakerelerinde tarım ve kırsal kalkınma başlığının açılış kriteri.  Anlaşılacağı üzere tarım sektörüne bir bütün olarak değil, çıkarları birbiriyle çatışan alt sektörlerden oluşan bir toplam olarak bakmak daha yerinde.

Sorduğumuz ilk sorunun yanıtını verirken ikincisini, yani bu konuda ne yapılabileceğini de açıklamış olduk aslında.  AB ile canlı hayvan ve et ithalatında yaşanan sıkıntı aşılmadan zeytinyağı veya başka bir ürünün ihracatında olumlu bir adım atılması mümkün gözükmüyor.  Sadece zeytinyağı sektörüne ilişkin olarak karşılıklı serbestleşmeye gidilmesi ise kendi içerisinde mantıklı bir çözüm olmadığı gibi paket anlaşmaları tercih eden Avrupa Komisyonu tarafından sıcak bakılacak bir seçenek de değil.

Ancak umutsuzluğa kapılmamak lazım.  AB’nin zeytinyağı kotaları Türkiye’yi ihracatta rakip olduğu Arap ülkeleri karşısında zannedildiği kadar zor bir duruma sokmuyor.  Fransız Ulusal Agronomi Enstitüsü’nden S. Drogué’un yaptığı hesaplamalara göre 57.000 tonluk gümrük resminden tamamen muaf bir kotası olan Tunus’un dışında AB’nin verdiği preferanslar aslında etkin değil.  Diğer kotalar fazla yüksek olmadığı gibi ad valorem eşdeğerleri açısından önemli bir teşvik yaratmıyor.  Tabi Ürdün’ün hali hazırda 4.500 ton olup yılda 2.500 ton artarak 2010’da 12.000 tona ulaşacak olan kotasını Fransız araştırmacının vardığı sonucun haricinde tutmak lazım.

Bunun yanı sıra dış ticaret istatistikleri incelendiğinde Arap ülkelerinin alternans nedeniyle kendilerine tanınan kotaları her zaman dolduramadığı göze çarpıyor.  Tunus’un ise kotasının üstünde bir ihracat hacmine sahip olduğu, bu durumda performansının sadece kendisine tanınan preferansla açıklanamayacağı anlaşılıyor.  Buna karşılık Mağrip ülkesinin Avrupa’da 1991-1995 döneminde sahip olduğu % 17.2’lik pazar payının 2001-2005 döneminde % 8.8’e gerilediği, yani neredeyse yarısına düştüğü ve Türkiye ile AB birim ithalat fiyatlarının başa baş olduğunu belirtmek lazım.

Durum böyleyken doğru olan dikkatlerin öncelikle içeriye çevirmesi.  Daha açık konuşmak gerekirse zeytinyağı sektörümüzün AB pazarına erişim için sınır önlemlerinden medet umacağına zirai tedbirlere başvurması, yani zeytinyağı üretiminde rekabet gücümüzün artması için çaba göstermesi gerekiyor.  Bu sayede üretimde verimin yükselmesi, alternansın zayıflaması ve maliyetlerin gerilemesi sağlanacak, bu gelişmeler ihracata fiyat tekliflerinin daha rekabetçi hale gelmesi ve uzun vade ve büyük miktarlı sözleşmelerin güvenle imzalanabilmesi şeklinde yansıyacak.  Böyle bir yaklaşım zeytinyağı ithalatının serbest bırakılması gibi kısa vadeli ve kolaycı, üstelik de beklenen faydaları getirmekten uzak çözüm önerilerinin aksine sektör ve ülke açısından uzun vade de yararlı olacak.  Haydi, ithalatın serbestleşmesini savunanların ihracatta Schumpeteryan bir yaratıcı yıkımın dinamik etkilerinden faydalanmayı hedeflediğini, bir başka deyişle yerli üreticinin dünya fiyatlarının tokadını yeyip toparlanmasını beklediklerini varsayalım;  olayın dönemsel ve sosyoekonomik boyutlarını hesaba katmasak bile sektörün ortak bir çatı altında toplanarak geliştireceği ve uygulamaya geçireceği proaktif çalışma programlarının daha faydalı olacağı açık değil mi?  Hele de Türkiye’nin gün gelip AB’ye katılımının gerçekleşeceğini, böylelikle zeytinyağı ithalatı ve ihracatının zaten tamamen serbestleşeceğini düşündüğümüzde.

Evren GÜLDOĞAN

Yorumlar

Popüler Yayınlar