İthalatta Haksız Rekabet Yaratan Sübvansiyonlar
2008 yılında Optik ve Optometri 4'te yayımlanan bir yazım
Serbest Ticaret ve Koruyucu Önlemler
Serbest
ticaretin, yani ister ihracat isterse de ithalat şeklini alsın sınırötesi mal
ve hizmet akımlarının hükümetlerin çıkardıkları engeller yüzünden sekteye
uğramadan gerçekleştirilmesinin ekonomik açıdan fayda sağladığı, bir ülkenin
üretim kaynaklarının en verimli şekilde kullanılmasına vesile olarak toplumsal
refahı arttırdığı, büyümeyi teşvik ettiği bilinen bir gerçek. Ancak her ekonomik faaliyetten olduğu gibi serbest
ticaretten de beklenen faydanın elde edilmesi sağlıklı bir düzenleyici
çerçevenin varlığına bağlı.
Söz konusu
düzenlemelerin ele alması gereken konulardan biri serbest ticaretin, bilhassa
ithalatın kısa dönemde sağlayacağı faydanın aynı anda veya uzun vadede daha
büyük bir maliyet getirmesinin engellenmesi.
Nitekim merkezinde Dünya Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) yer aldığı ve
ülkemizin de mensubu bulunduğu çoktaraflı ticaret sistemi, serbest ticareti bir
ilke olarak benimsemekle beraber bir dizi koruyucu önleme de yer veriyor. Genelde ticari savunma araçları olarak anılan
bu önlemler ithalatın belirli koşullara bağlı olarak ve geçici bir süreliğine
kısıtlanmasını mümkün kılıyor.
Son yıllarda
başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinden gelen mallar nedeniyle sıkıntı
yaşayan gözlük sanayimizin kendisini savunmak amacıyla başvurduğu yöntemler
arasında ticari savunma araçları önemli bir yer tutuyor. Yerli üreticilerimizin bu konudaki tercihi ise
gözetim ve korunma önlemleri olagelmiş bugüne kadar. Optik
ve Optometri’nin geçen sayılarında ayrıntısıyla incelediğimiz gibi Dış
Ticaret Müsteşarlığı’na (DTM) gözlük camlarına ilişkin olarak yapılan korunma
başvurularının başarısızlıkla sonuçlanmasına karşın gözlük çerçeveleri
konusunda hakkında talepte bulunulan önlemler alınmış durumda.
İthalatta Haksız Rekabetin Diğer Yüzü
Korunma
önlemlerinin amacı malum: İthalatta
öngörülemeyen ani artışlar nedeniyle sıkıntıya düşen yerli üreticilere
rekabetçi ortama ayak uydurmaları için bir fırsat tanımak. Bu nedenle önlem süresinin bir yılı aştığı
durumlarda yerli sanayinin rekabete intibakını temin etmek amacıyla adım adım
liberalizasyona gidiliyor. Ayrıca önlem
süreleri genelde üç yılın üzerine çıkmıyor.
Doğal olarak korunma önlemlerinin tekrarlanma şansı da pek yok, en
azından kısa bir süre içerisinde.
Hal böyleyken sektörün
geleceğe yönelik stratejilerini belirlerken diğer ticari savunma önlemlerini dikkate
alması gerekiyor. Bu durumda başvurulması
gereken adres ithalatta haksız rekabetinin önlenmesi. DTÖ kuralları bu amaca yönelik iki önlem
içeriyor: Anti-damping ve
anti-sübvansiyon.
DTÖ Kuruluş Anlaşmasının eki olan Tarifeler
ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) 1994
Madde VI ve bunun Uygulanmasına İlişkin Anlaşma aracılığıyla düzenlenen
anti-dampinge ilişkin tanım ve kurallar ile Türkiye’deki uygulamayı geçen
sayımızda ele almıştık. Sıra geldi ithalatta
haksız rekabetin diğer yüzü olan sübvansiyonlara ve bunlara karşı ne
yapılabileceğine bakmaya.
Sübvansiyon Ne Demek?
Önlemlere
geçmeden önce sübvansiyon kavramını açıklamak yerinde olacak. Dilimizde ikisi de yetersiz kalan teşvik ve
yardım sözcükleriyle karşılanan sübvansiyon en basit tanımıyla negatif vergi
anlamına geliyor. Yani devletin mal mülk
sahipleri ile ticari işlemlerden gelir elde etmesi yerine bunlara destek
vermesi. Ancak bu tanımlama hem döngüsel
nitelikli hem de sübvansiyonların geniş kapsamı karşısında yeteri kadar
aydınlatmıyor bizi. Sübvansiyonlar
hibeler, krediler ve garantiler gibi muhtelif şekillerde verilebiliyor, üretim,
pazarlama ve tüketim gibi farklı ekonomik faaliyetlere yönelik olabiliyor,
birçok politika amacına hizmet edip farklı refah etkileri doğurabiliyor. Üreticiye verilen yatırım teşviği de bu
kapsamda yoksullara yönelik kömür yardımı da.
Üstelik
devletlerin vatandaşlarına veya yabancılara sağladıkları hizmet ve imkanlardan
hangilerinin sübvansiyon sayılması gerektiğine karar vermek her zaman kolay
olmuyor. Örneğin öğrencilerin devlet
üniversitelerinde eğitim masraflarını karşılamayan cüz’i bir harç yatırarak
yükseköğrenimlerini görmesinin hizmet sübvansiyonu olarak mı eğitim hakkı
kapsamında mı değerlendirilmesi gerektiği tartışma yaratacak bir konu.
İşte bu nedenle
DTÖ Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması işe sübvansiyon kavramını
tanımlayarak başlıyor. Anlaşma’ya göre
sübvansiyonun üç unsuru var. Mali katkı
niteliğinde olması, bir hükümet veya kamu makamı tarafından verilmesi ve alana fayda
sağlaması.
Hibe ve öz
kaynak katkısı gibi dolaysız mali transferler ile potansiyel mali transfer veya
yükümlülükler, örneğin garantiler; vergi
muafiyetlerinde olduğu gibi devlet gelirlerinden feragat edilmesi veya bunların
toplanmaması; devletin genel altyapı
haricinde mal veya hizmet tedarik etmesi ya da başkaları adına mal satın alması
veya bu amaçlardan herhangi biri için bir finansman mekanizmasına kaynak
sağlaması ya da özel bir kurumu görevlendirmesi mali katkı olarak kabul
ediliyor. Kamuya mali açıdan yük
oluşturmayan önlemler ise bu çerçevede yer almıyor.
DTÖ’ye üye
ülkelerin sadece merkezi hükümetleri değil, topraklarında mukim bulunan
herhangi bir kamu makamı tarafından sağlanan mali katkılar da sübvansiyon
sayılıyor. Bu bağlamda kamu makamları,
bağımsız veya özerk kuruluşları olduğu gibi bölgesel hükümetler ve yerel yönetimleri
de kapsıyor.
Mali katkının alana
fayda sağlayıp sağlamadığını tespit etmek hibeler ve benzeri karşılıksız
teşvikler durumunda zor değil. Ancak
krediler veya öz kaynak katkıları gibi mali katkılar söz konusu olduğunda
değerlendirme karmaşık bir hale geliyor.
DTÖ Tahkim Organı aldığı bir kararda faydanın varlığı ve büyüklüğünün
piyasa koşulları ile karşılaştırma yapılarak saptanması gerektiğini belirterek
konuya ışık tutmuş.
Bir
sübvansiyonun DTÖ Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması kapsamına
girmesi için bu üç unsuru karşılamanın yanı sıra özgül (spesifik) olması
gerekiyor. Aksi taktirde, yani
sübvansiyonun bir ülkenin ekonomik hayatın genelini kapsaması durumunda üretim
kaynaklarının dağılımını etkilemeyeceğini varsayılıyor. Dolayısıyla bir şirkete yatırım teşviği
verilmesiyle kurumlar vergisinin oranının düşürülmesi bir sayılmıyor. Özgüllük bir teşebbüse veya teşebbüslere, bir
sektöre veya sektörlere veya ülkenin belirli bir bölgesine ilişkin olabiliyor.
Hangi Sübvansiyonlar Yasaklı?
DTÖ’nün damping
ve sübvansiyonlara ilişkin düzenlemeleri arasındaki en büyük fark dampingin
şirketler tarafından yapılması, sübvansiyonların ise devletler tarafından
verilmesinden kaynaklanıyor.
Hükümetlerarası bir örgüt olan DTÖ şirketlerin ticari kararlarına
müdahil olmaya yetkili değil. Dolayısıyla
kısa adıyla Anti-Damping Anlaşması dampingi yasaklamıyor, üye ülkelerin
dampinge karşı hangi durumda ve ne şekilde önlem alabileceğini hükme bağlıyor. Üye ülkeler arasında bu süreçte ortaya çıkan
anlaşmazlıklar ise DTÖ dahilinde İhtilafların Halli Mekanizması aracılığıyla
çözüme kavuşturuluyor.
Sübvansiyonlar
söz konusu olduğunda durum farklı. DTÖ
kuralları hem sübvansiyonlara ilişkin bağlayıcı hükümler veya dünya ticaret
hukuku jargonuyla çoktaraflı disiplinler içeriyor hem de bunların ihlali
durumunda diğer ülkelerin ne şekilde önlem alabileceğini ortaya koyuyor.
Sübvansiyonlar
ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması sübvansiyonları bu çerçevede yasak ve önlem
alınabilir şeklinde iki sınıfa ayırıyor (Anlaşma’nın resmi Türkçe çevirisinde
“önlem alınabilir” yerine sehven “dava edilebilir” ifadesi kullanılmış. Ancak DTM çevirideki bu hatayı ulusal
mevzuatın hazırlanmasında tekrarlamamış.).
İhracat performansına bağlı olan sübvansiyonlar ile üretimde ithal mal
yerine yerli girdilerin kullanılmasını teşvik edenler yasaklı olanlar. Anlaşma’nın eklerinden birincisi ihracat
sübvansiyonlarına ilişkin örnek vermek amaçlı, kambiyo işlemlerinden nakliyat
masraflarına kadar ilk anda akla gelmeyen birçok konuyu kapsayan bir listeden
oluşuyor. Yasak sübvansiyonlar özgül
kabul ediliyor.
Hangileri Hakkında Önlem Alınabilir?
Yasak olmayan sübvansiyonlara
hakkında da önlem alınması mümkün. Yeter
ki diğer üye ülkeler üzerinde olumsuz etkileri bulunsun. DTÖ kurallarına göre olumsuz etki üç durumda
ortaya çıkıyor. Birincisi diğer üye
ülkelerin kendi toprakları üzerinde yerli üreticilerinin zarar görmesi
durumunda. İkincisi GATT 1994
kapsamında, bilhassa tanınan imtiyazlar, yani bağlı tarife indirimleri
aracılığıyla elde edilen menfaatlerin hükümsüz bırakılması veya sakatlanması
halinde. Üçüncüsü ise diğer üye
ülkelerin çıkarları açısından ciddi sakıncaların oluşmasıyla.
Sakınca yabancı
hukuk metinlerinde sık sık karşılaşılan bir terim olmakla beraber üzerinde
mutabakata varılmış bir tanımı bulunmuyor.
Neyse ki DTÖ kuralları bu kavramı muğlakta bırakmayarak ciddi sakıncanın
hangi durumlarda mutlaka var addedileceğini, hangilerinde ise bu şekilde bir
değerlendirme yapılabileceğini ayrıntılı şekilde düzenlemiş.
Buna göre bir
ürüne toplamda değerinin % 5’inden fazla bir oranda sübvansiyon verilmesi,
sübvansiyonların bir teşebbüsün veya üretim dalının uğradığı işletme zararlarını
karşılıyor olması ya da (borç ödemeleri için kaynak sağlanması durumu dahil)
borçların doğrudan affedilmesi halinde ciddi sakıncanın varolduğu mutlaka addediliyor. Ancak ferdi teşebbüslerin işletme
zararlarının uzun vadeli çözümler geliştirilmesine imkan sağlanması veya ağır
sosyal sorunlardan kaçınılması amacıyla bir kereye mahsus olarak karşılanması
bu kapsama girmiyor. Ayrıca sübvansiyonu
veren üye ülkelerin bu mali yardımların ciddi sakınca yaratmadığını kanıtlama
hakkı bulunuyor. Daha doğrusu
bulunuyordu. Zira Anlaşma’nın ciddi
sakıncanın mutlaka var addedileceğini durumlara ilişkin hükümleri beş yıllık
geçici bir süre için uygulamaya konulmuştu.
31 Aralık 1999 tarihinde dolan bu süre DTÖ üyelerinin konuyla ilgili bir
mutabakata varamaması nedeniyle yenilenmedi.
Ciddi sakıncanın
varolabileceği durumlar ise sübvansiyonun benzer ürünlerin diğer üye ülkelerden
sübvansiyonu uygulayan ülkeye ithalatını veya üçüncü ülkelere ihracatını
engellemesi veya zorlaştırması, sübvansiyonlu ürünün aynı pazardaki benzer
ürünlerde ciddi bir fiyat kırması, baskısı, depresyonu ya da satış kaybı
yaratması veya sübvansiyonun uygulayan ülkenin dünya pazar payının önceki üç yıllık
dönemdeki ortalama payı ile karşılaştırıldığında ciddi ve istikrarlı şekilde
artmasına neden olması şeklinde sıralanıyor.
İhracatın engellenmesi
veya zorlaştırılması sübvanse edilmeyen ürünlerin göreceli pazar payında
olumsuz yönde gelişmeler görülmesi anlamına geliyor. Bunun normal koşullar altında en azından bir
yıllık temsili bir süre dahilinde yaşanması gerekiyor. Pazar payında göreceli değişmelerden kasıt
sadece pazar kaybı değil, sübvanse edilen ürünün normal koşullarda kaybetmesi
gereken pazar payının sabit kalması veya olması gerekenden daha yavaş düşmesi
de bu kapsamda değerlendiriliyor. Öte
yandan pazar payında göreceli değişmelerin ilgili dönem boyunca varolan dış
ticaret önlemleri veya düzenlemeleri ile mücbir sebeplerden kaynaklanması
ihracatın engellenmesi veya zorlaştırılması sayılmıyor.
Kuralların Önemi Artıyor
Sübvansiyonlar ve Telafi
Edici Önlemler Anlaşması ilk imzalandığında önlem alınamaz şeklinde
üçüncü bir sınıfa da yer vermekteydi.
Özgül olmayan ve özgül olmakla beraber araştırma-geliştirme
çalışmalarını, geri kalmış bölgeleri veya mevcut tesislerin yeni çevre kanun ve
düzenlemelerine uyumunu teşvik eden sübvansiyonlar bu kapsama giriyordu. Fakat Anlaşma’nın önlem alınamaz
sübvansiyonlara ilişkin hükümleri de beş yıllığına uygulamaya konulmuştu ve
yenilenmedi.
Tarımsal destekler ise DTÖ’nün bir diğer düzenlemesi
olan Tarım Anlaşması kapsamına girdiğinden dolayı özel kurallara tabiydi ve bu Anlaşma’nın
“barış maddesi” olarak anılan hükmü doğrultusunda Sübvansiyonlar ve Telafi
Edici Önlemler Anlaşması’nın öngördüğü tedbirlerden muaf tutulabiliyordu. Ancak barış maddesinin uygulaması da 1 Ocak
2003 itibari ile sona ermiş durumda.
Kısacası az
gelişmiş ülkelere ilişkin bazı istisnaları saymazsak DTÖ’nün sübvansiyonlara
ilişkin kurallarının uygulanma alanı oldukça genişlemiş durumda. Doha Kalkınma Gündemi olarak adlandırılan,
hali hazırda sürdürülmekte olan çoktaraflı ticaret müzakereleri sonucunda bu
kuralların iyice güçlendirilmesi bekleniyor.
Dolayısıyla yerli
üreticilerimizin Sübvansiyonlar ve Telafi Edici Önlemler Anlaşması konusunda
farkındalığının artması elzem. Bu amaçla
okumuş olduğunuz yazıda hangi sübvansiyonların yasak ve önlem alınabilir
olduğunu, yani ithalatta haksız rekabet yarattığını inceledik. Önümüzdeki sayıda ise bu sübvansiyonlara
karşı ne yapılabileceğini ve konunun ülkemiz ve gözlük sanayimiz açısından
önemini ele alacağız.
Evren GÜLDOĞAN
Yorumlar
Yorum Gönder