Zeytincilik, Köyden Kente Göç ve Organik Tarım
2008 yılında Z&Z Akdeniz Kültürü Dergisi 2 (9)'da yayımlanan bir yazım
Merhaba
Zeytindostları!
Zeytin ağacına
gönül veren, zeytinciliği bir ekonomik faaliyet, bir geçim kaynağı olmanın
ötesinde yaşam tarzları, hatta hayatlarının anlamı olarak kabul eden abilerimiz
vardır sektörde. Kendilerine sorun: Hayal edebildikleri en güzel manzara
nedir? Veya emekliliklerini nasıl bir
ortamda geçirmek isterler? Alacağınız
yanıt üç aşağı beş yukarı aynı olacaktır:
Sıra sıra ağaçların yanında seki teraslar ve taş duvarlar gibi
tamamlayıcı öğel
eriyle dere tepe uzanan zeytinlikler, dar patikalar, belki bir deniz
manzarası ve de bunların ortasında bir kır evi...
Kulağa hoş
geliyor, değil mi? Nitekim son yıllarda
zeytinciliğe olan ilginin giderek artması, sadece yeni plantasyonlar ve zeytin
ağacı istatistiklerinde patlama yaşanmasına, sektörün Zeytindostu Derneği başta
olmak üzere yeni örgütlenmelere sahne olmasına, gerek sorunları gerekse de
tartışmalarıyla manşetlere taşınmasına yol açmakla kalmadı. Aynı zamanda böyle bir yaşam tarzını
benimseyenlerin veya bunun hayalini kuranların sayısı da ciddi artış gösterdi. Özellikle İstanbul’un hali vakti yerinde
kesiminde bazen ticaretle geleceğe aynı anda yatırım yapmak bazen de sadece
keyifli haftasonları veya huzurlu bir emeklilik geçirip bir de hobi sahibi
olmak amacıyla zeytincilik yapılan yörelere belirgin bir ilgi var artık. Coğrafi yakınlığı ve turistik nitelikleri sayesinde
Edremit Körfezi ve çevresi bu ilginin başlıca odağı halinde. Körfeze bakan zeytinlikler, restore edilmiş
Rum evleri zenginliklerin en güzeli kabul ediliyor, gayr-i menkul fiyatları
buna göre biçimleniyor.
Büyük Bir Çelişki
Nitekim, fazla bir
süre önce değil, daha geçtiğimiz yıl Ekim ayının başında kendi alanında sahip
olduğu ün Türkiye sınırlarını aşmış bulunan genç bir işadamıyla İstanbul’da bir
araya geldik. Kendi anlattığı kadarıyla
çoğu girişimcinin tersine bütün yaşamını çalışma üzerine kurmamış, şehir
hayatının stresinden de sıkılmış, bu nedenle 45 yaşından sonra adım adım işleri
profesyonellere devredip ailesiyle birlikte bir kır evine çekilmek, ama yoğun
geçen yıllardan sonra kendisini boşlukta hissetmemek için bağcılıkla,
zeytincilikle uğraşmak isteyen bir isim.
Üstelik pazarlama stratejisi bile hazır!
Kısacası ticaretten yine de elini ayağını çekmeyi düşünmeyen bu
işadamının ulusal kaynaklı tarımsal teşvikler ve Avrupa Birliği fonları ile
ilgili sorularını yanıtladık, kendisiyle tüketici tercihleri ve pazarlama
kanalları konusunda görüş alışverişinde bulunduk.
Aradan birkaç
gün geçti. Bu sefer önüme büyük ölçekli
bir tarımsal yatırım projesi çerçevesinde bir kısa dönemli uzman arkadaşa
hazırlattığımız kırsal kalkınma ihtiyaç değerlendirmesi raporu geldi. Raporda söz konusu tarımsal yatırımın
gerçekleştirileceği bölgede yer alan köylerin sosyo-ekonomik durumu
inceleniyor, kırsal kalkınma potansiyeli ortaya konuluyor ve bu amaçla yapılması
gerekenler saptanıyordu. Bütün bulguları
sizinle paylaşıp canınızı sıkacak değilim, kırsal kalkınma konusunu ileride
ayrıntısıyla ele alacağız zaten. Ancak
Türkiye’nin zeytincilik açısından en elverişli yörelerinden birinde yer alan bu
köylerde başlıca tarımsal faaliyetin davarcılık olması ve bir sürü kahvehaneye
rağmen bir ekmek fırını bile bulunmamasının içimi acıttığını söylemeden
geçemeyeceğim. Köylerdeki gençler ise –
tahmin edebileceğiniz gibi – eğitimsiz, vasıfsız. Fazla uzakta olmayan kabasaya gidip liseyi
bitiren bir-iki kişi olmuş. Buna
karşılık hayatlarından genel olarak memnun değiller. Yaşadıkları yerde bir gelecek görmüyorlar. Sahildeki turistik kasabada iş bulsak keşke
diyor gençlerin birçoğu. Hatta fırsat bulsalar
İstanbul’a göç edecekler akın akın.
Ne büyük bir
çelişki diye düşünmeden edemiyorum. Bir
yanda imkanlarını İstanbul’dan kırsala kaçmak için kullanan varlıklı kesim, öte
yanda kırsalda doğup büyüyen, ama imkansızlıklar nedeniyle İstanbul’a gitmenin peşinde
yeni nesiller. Üstelik İstanbul’un ya da
diğer büyük şehirlerimizin altyapı sorunlarını çözüme kavuşturup bu insanlara,
insanlarımıza bağırlarında yer açabildiğini farzetsek bile, onların çoğunun
gerçekten hayal ettikleri yaşam koşullarına kavuşamayacağını gayet iyi
biliyoruz. Peki bu konuda ne yapılabilir,
durumu tersine çevirmek için tarım sektörüne yönelik ne gibi önlemler
alınabilir?
Çözüm Organik Tarım Seçeneği
Aslında bu
sorulara yanıt vermek zor değil. Hele de
ihracatın dökmesi mi makbüldür ambalajlı olanı mı tartışmalarına alışkın zeytin
ve zeytinyağı camiası için. Zira anahtar
sözcüğümüz katma değer. Kırsal kesimde o
veya bu şekilde sağlanacak bir katma değer artışı insanlarımızın ait oldukları
topraklardan manen ve madden kopmasını engelleyecek, hatta büyük şehirlerimize
yönelik göç dalgalarını tersine çevirebilecek potansiyele sahip. En azından belirli yörelerde.
Malumunuz olduğu
üzere katma değer, geniş anlamıyla üretim sürecinin belirli bir aşamasında ortaya
çıkan ilave değere verilen isim. Daha
kuru bir anlatımla çıktı ile girdi arasındaki fark. Bu tutarın artması demek ya üretim
faktörlerinin getirisinin yükselmesi ya da daha fazla üretim faktörü istihdam
edilmesinin mümkün olması anlamına geliyor.
Birincisi köyden kente göçün engellenmesi, ikincisi ise bunun yanısıra
tersine göçü gündeme getirmesi açısından faydalı. Bizim açımızdan bu olası sonuçlardan her
ikisi de önem taşıyor, ancak ikincisi bilhassa öne çıkıyor. Bu durumda kırsal kesimde katma değer artışı
için birinci tercihimiz de belli oluyor:
organik tarım.
Niye diye
soracak olursanız organik ya da – aslında söz konusu olguyu layıkıyla
açıklamakta yine yetersiz kalan – diğer adlandırmalarıyla ekolojik veya
biyolojik tarım hem doğru bir şekilde pazarlandığında elde edilen ürünün nihai
tüketici açısından değerini, dolayısıyla da ederini, hem de üretim için ihtiyaç
duyulan işgücünü arttıran, üstelik bu konuda rakip tanımayan bir seçenek. Dilerseniz alternatiflere kısaca bir bakalım.
Coğrafi
işaretler ve iyi tarım uygulamaları başta olmak üzere diğer tarımsal ürün/gıda
kalitesi sistemleri katma değer artışı sağlıyor kuşkusuz. Ancak işgücü gereksinimi üzerinde mutlak bir etki
doğurdukları söylenemez. Örneğin ilgili
olduğu yöresel ürünlerin daha yüksek bir kalite priminden faydalanmasını
sağlayan başarılı bir coğrafi işaret uygulamasının üretim hacminde ciddi bir
artışa yol açmadığı sürece ilave istihdam sağlaması mümkün gözükmüyor.
Tarım
işletmelerinin desteklenmesi ve verimliliğinin arttırılması, üreticilere
güvence sağlanması ve tarımsal örgütlenmenin güçlendirilmesine yönelik önlemler
de keza. Bu tür düzenlemeler elbet ki
köylünün, çiftçinin memleketinde huzur içinde çalışıp geleceğe güvenle bakması
açısından fayda sağlıyor. Ancak bir kez
yerinden yurdundan ayrılmış olanın bedavaya dağıtılan fidanlara, ucuz
kredilere, tarım sigortasına, üretici birliklerine bel bağlayıp da geri
dönmesini beklemek pek gerçekçi olmuyor.
Kırsal işgücünün
erken emekli edilerek azaltılması veya yöresel el sanatları, kırsal turizm gibi
farklı iş kollarına kaydırılmasına yönelik, Avrupa Birliği’nde uzun yıllardır
uygulanan kırsal kalkınma önlemleri ise yeni istihdam olanakları sağlanması açısından
kayda değer. Üstelik ülkemiz son 25
yılda eşdeğer etkiye sahip deneyimler yaşamış durumda. Ege ve Akdeniz kıyılarında yer alan kendi
halinde sahil yerleşimlerinin sektörün hızlı ve çarpık büyümesi sonucunda bir
anda turizm merkezlerine dönüşmesi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da terörle
mücadele amacıyla Osmanlı’ndan miras bir yöntem olarak paramiliter kuvvetlere,
yani geçici köy koruculuğuna başvurulması iki son derece farklı gelişme, ancak
bizim bakış açımızdan sonuçları itibariyle benzer nitelikte. Velhasıl bunlardan hiçbiri organik tarım gibi tarımsal
üretime ilişkin bir değer yaratmıyor, bir taşla tek kuşu indiriyor ancak. Hatta Türkiye’den verdiğimiz örnekler, tam
tersine tarıma ket vuran, tarımsal arazilerin gereksiz yere tarım dışı amaçlara
yönlendirilmesi veya metruk kalmasına yol açan gelişmeler.
Örnek Projeler
Yanlış
anlaşılmamak için bir kez daha vurgulayalım:
Organik tarımla karşılaştırdığımız seçeneklerin her biri kendi başına
değer taşıyan, belirli bir amaca hizmet eden, nitekim gelecek yazılarımızda
incelemeye alacağımız tedbirler. Ancak amaç
kırsal kesimde kentlere göçün engellenmesi ve tersine çevrilmesini sağlayacak
bir katma değer artışı yaratmak olduğunda organik tarım seçeneği ön plana
çıkıyor.
Üstelik öyle
lafta değil, bizzat fiiliyatta, örnek projeler aracılığıyla. Konya’da Tarım İl Müdürlüğü ve İl Özel
İdaresi’nin yürütmekte olduğu Organik Tarımı Geliştirme Projesi bunlardan bir
tanesi. Proje kapsamında pilot bölge
olarak seçilen Seydişehir’in Yaylacık Köyü’nde tek geçim kaynağı hayvancılık
olan köylülere 2006 yılında eğitim verilip çiçek fidesi dağıtılarak organik
çilek üretimine geçilmesi sağlanmış.
Bunun sonucunda hanehalklarının yıllık geliri birkaç misli yükselince köye
geri dönüş başlamış. Bir yıl gibi kısa
bir süre içerisinde köy nüfusunda yüzde 50 artış kaydedilmiş. Elde edilen bu başarı üzerine 2008 yılında 10
köyde daha organik tarıma geçilmesi planlanıyor.
İstanbul
Büyükşehir Belediyesi’nin “Anadolu’ya Kalkınma İstanbul’a Organik Ekmek”
sloganıyla tanıttığı Organik Tarım Projesi ise daha büyük çaplı. 2005 yılında bir belediye iktisadi teşekkülü
olan İstanbul Halk Ekmek tarafından uygulanmaya başlanan projenin amacı organik
tarım aracılığıyla İstanbul’dan tersine göçü temin etmek. Projeye katılan ailelere sadece
memleketlerine dönmeleri ve organik tarıma geçmeleri için destek
sağlanmıyor. Ayrıca piyasa fiyatlarının
üzerinde rakamlarla beş yıl alım garantili sözleşmeler imzalanıp bir de yüzde
15 avans ödeniyor. Satın alınan
buğdaydan üretilen organik ekmekler ise İstanbul’da ucuza satışa
sunuluyor. Tarladan sofraya gıda
güvenliği anlayışıyla yürütülen bu proje aracılığıyla yüzlerce aile doğup
büyüdükleri topraklara dönmüş, İstanbul Halk Ekmek ihracat bağlantıları yapar
hale gelmiş durumda.
Kuşkusuz ki
ciddi bir sübvansiyon var ortada. Ancak Büyükşehir
Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a göre projenin faydası maliyetinden çok daha
fazla; zira işin fayda tarafında memleketlerine
dönen bu insanlar İstanbul’da kalacak olsaydı kendilerine verilmesi gerekecek ilave
belediye hizmetlerinden sağlanan tasarruf var.
Görüldüğü üzere İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Organik Tarım Projesi
sadece amacı ve uygulaması değil, gerisinde yer alan ekonomik analizin
derinliği açısından da örnek teşkil ediyor.
Bize de keşke organik tarıma en elverişli tarımsal üretim
faaliyetlerinden biri olan zeytincilik sektöründe de böyle projeler
gerçekleştirilse demekten başka bir şey kalmıyor.
Evren GÜLDOĞAN
Evren GÜLDOĞAN
Yorumlar
Yorum Gönder