İthalatta Haksız Rekabet Nasıl Önlenir?
2008 yılında Optik ve Optometri 3'te yayımlanan bir yazım
Evren GÜLDOĞAN
Korunma Tamam, Yola Devam?
Gözlük sanayimizin
son yıllarda, başta Çin olmak üzere Uzak Doğu ülkelerinden gelen mallar
karşısında sıkıntı yaşadığını, kendisini savunmak için çareler aradığı
biliyoruz. Geçen sayıdaki yazımızda sektörün
ithalat karşısında başvurduğu savunma önlemlerini engelleyici ve koruyucu
olarak ikiye ayırmıştık.
Ülkemize kaçak
yollardan giren, yerli veya yabancı markaları taklit eden, bu tür ürünlerde aranan
temel kalite gerekliliklerini karşılamayan, yani “standart dışı” tabir edilen
mallarla mücadele amacıyla alınan önlemler engelleyici olanlar. Gözlük sektörümüzün verdiği uğraş sonucunda
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın 2002 yılında TS EN ISO 12870 “Oftalmik Optik
–Gözlük Çerçeveleri Genel Özellikler ve Deney Metotları” standardını zorunlu
olarak uygulamaya koyması bu önlemlere son derece güzel bir örnek.
Ticari savunma
önlemleri olarak da adlandırılan koruyucu önlemlerin sınırötesi mal akımlarının
önünü kesmeyi, yurda giriş yapmış bulunan malların ise piyasadan toplanmasını hedefleyen
engelleyici önlemlerden farkı ithalatı ortadan kaldırmayı değil, kısıtlamayı
öngörmesi. Üstelik ortada kamu düzeni
veya kamu sağlığını ilgilendiren bir sorun olması gerekmeksizin, sadece yerli
üreticilerin sıkıntıya düşmesi nedeniyle.
Gözlük sanayimizin
bu alandaki tercihi gözetim ve korunma önlemleri. Dış Ticaret Müsteşarlığı (DTM) 2001 yılından
bu yana yerli üreticilerin başvuruları üzerine tam beş defa korunma önlemi soruşturması
yürüttü, her seferinde gözetim uygulamalarını devreye aldı. Söz konusu soruşturmaların sonuncusu 30 Ocak
2008 tarih ve 26772 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren
İthalatta Korunma Önlemlerine İlişkin 2008/1 sayılı Tebliğ ile sonuçlandı, Bakanlar Kurulu’na gözlük çerçeveleri ithalatına üç yıl
süreyle ek mali yükümlülük getirilmesinin önerilmesine karar verildi. Bu öneri 5 Mart 2008 tarih ve 26807 sayılı
Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 2008/13223 sayılı Bakanlar Kurulu
Kararı ile kabul edildi.
Gözlük
sanayicilerimiz bir parça nefes almış oldu böylelikle. Korunma önlemlerinin mantığı gereği bu
sürenin hem ferdi işletmelerin bünyelerinde gerekli değişikliklere gitmesi hem
de sektörün rekabetçi stratejiler geliştirmesi için kullanılması gerekiyor. Ancak bu konulara geçmeden önce sektörün
bugüne kadar başvurmadığı bir başka koruyucu önlemi, ithalatta haksız rekabetin
önlenmesini ele almak gerekiyor.
İthalatta Haksız Rekabet Kavramı
Haksız rekabet
oldukça sık, yerli yersiz kullanılan bir kavram. Öyle ki hukuksal anlamından ve bunun altında
yatan ekonomik kuramdan kopmuş, sıkıntıya düşen iş adamların dilinde içi
boşalmış bir sözcüğe dönüşmüş sayılabilir.
Ancak
endişelenmeye gerek yok. Durum bütün
dünyada böyle. Nedeni ise küreselleşme süreciyle
birlikte uluslararası ticaretin giderek serbestleşmesi ve teşebbüslerin “kendi”
piyasalarında maruz kaldığı dış rekabetin artış göstermesi. Bu ortamda toplumsal refahı en üst seviyeye
çıkartan mikroekonomik politika kombinasyonu olan serbest ticaretle serbest
piyasa ekonomisinin bir arada sürdürülebilmesi öncelikle ithalatın rekabete
ilişkin kuralları ihlal etmemesine bağlı.
Yani ithalatta haksız rekabetin önlenmesine.
Merkezinde Dünya
Ticaret Örgütü’nün (DTÖ) yer aldığı ve ülkemizin de mensubu bulunduğu
çoktaraflı ticaret sistemi, serbest ticaretle ilgili diğer ilke ve kurallar
gibi ithalatta haksız rekabet konusunu da düzenliyor. DTÖ Kuruluş
Anlaşmasının eki olan Tarifeler ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) 1994 Madde VI ve bunun Uygulanmasına İlişkin
Anlaşma, bir şirketin bir malı kendi piyasasına sürdüğü fiyattan daha
düşük bir fiyata ihraç ettiğinin, yani damping yaptığının ve bu nedenle
ithalatçı ülkenin yerli üretim dalının maddi zarara uğradığının şikayet üzerine
veya re’sen açılan bir soruşturma sonucunda ortaya çıkartılması durumunda ithalatçı
ülkeye dampinge karşı bir gümrük vergisi koyma hakkı tanıyor. Bu uygulamaya anti-damping adı veriliyor,
bahsedilen anlaşma da kısaca Anti-Damping
Anlaşması diye geçiyor.
İthalatta haksız
rekabetle ilgili bir diğer düzenleme olan DTÖ Sübvansiyonlar ve Telafi Edici
Önlemler Anlaşması ise hükümetlerin ihracatçı şirketlere maliyetlerini
düşürerek fiyatlarını kırmalarını sağlayacak teşvikler vermesi durumunda
devreye giriyor. Başlı başına bir konu
olan sübvansiyonları bir sonraki yazımıza bırakıp ana hatlarıyla dampinge
bakalım isterseniz.
Damping Nasıl Hesaplanır?
Günlük hayatta
“büyük indirim” anlamında kullandığımız dampingin dünya ticaret hukuku
dahilinde saptanması pek kolay değil;
çünkü “Neye göre damping?” sorusuna yanıt verilmesi, bu amaçla iki ayrı
nirengi noktasının tespit edilmesini gerektiriyor.
Bunlardan birincisi
benzer mal, yani dampinge konu olduğu iddia edilen ihraç ürünü veya şikayete
konu ürün ile aynı özellikleri taşıyan ve ihracatçı veya menşe ülkede
tüketilmekte olan malın tespidi. Böyle
bir malın bulunamaması durumunda aynı değil, benzer özelliklerle yetiniliyor. Benzer malın belirlenmesi ithalatçı ülkenin
yerli üretim dalının sınırlarının çizilmesi açısından da önem taşıyor.
İkincisi ise
benzer mal için normal değerin bulunması.
Normal değer benzer mal için
normal ticari işlemler sonucunda fiilen ödenmiş olan veya ödenmesi gereken karşılaştırılabilir
fiyat anlamına geliyor. İhracatçı veya
menşe ülkenin iç piyasasında normal ticari işlemler çerçevesinde satış olmaması
veya bu satışların bir karşılaştırma yapılmasına olanak vermemesi durumunda
normal değerin “oluşturulması”, yani başka veriler kullanılarak hesaplanması
yöntemine başvuruluyor. Bu amaçla benzer
malın üçüncü bir ülkeye ihraç fiyatı ya da menşe ülkedeki üretim maliyetlerine
makul bir kar marjı eklenerek elde edilen tutar esas alınabiliyor. Menşe ülkenin Çin gibi piyasa ekonomisi
uygulanmayan bir ülke olması durumunda üretim maliyetleri için üçüncü bir ülke
emsal olarak alınıyor. Uygulamada
dampinge karşı soruşturma yürüten ülkelerin emsal ülke olarak sık sık
kendilerini seçtiği görülüyor.
Normal değer ile
ihraç fiyatının karşılaştırılması sonucunda damping tutarı ve damping marjı
saptanıyor. Anti-Damping Anlaşması bu
karşılaştırmanın adilane bir şekilde gerçekleştirilmesi için normalde fabrika
çıkış aşamasında olmak üzere aynı ticari aşamada yapılmasını şart koşuyor.
Maddi Zarar Nasıl Saptanır?
Dampingin
saptanması karşı önlem alınması için tek başına yeterli değil. Yerli üretim dalının damping nedeniyle maddi
zarar gördüğünün kanıtlanması da gerekiyor.
Zaten aksi taktirde tüketicilere fayda sağlayan bir fiyat indirimini
önlemenin hukuksal veya ekonomik açıdan mantığı kalmıyor.
Anti-Damping
Anlaşması’na göre maddi zarar yerli üretim dalının maruz kaldığı fiili zararın
yanı sıra zarar tehdidi ve hatta yerli üretim dalının kurulmasının fiziki
olarak gecikmesini de kapsıyor. Burada
öncelikle yerli üretim dalının belirlenmesi gerekiyor. Sadece benzer malın üreticisi olan, ihracatçı
veya ithalatçılarla bağlantılı olmayan ve bizzat ithalat yapmayan teşebbüsler yerli
üretici olarak kabul ediliyor.
Maddi zararın saptanması
için dampingli ithalatın hacim ve fiyat etkilerinin yerli üretime yansımasının nesnel
bir şekilde incelenmesi gerekiyor. Bu
çerçevede iç piyasada fiyat kırılması, fiyat baskısı veya fiyat artışlarının engellenmesinin
söz konusu olup olmadığı saptanması gereken ilk husus. Eğer yanıt olumluysa yerli üretim dalının
ekonomik göstergelerinde buna bağlı olarak bozulma gerçekleşip
gerçekleşmediğine bakılıyor. Bu
değerlendirmede konuyla alakalı olan tüm ekonomik etken ve endekslerin dikkate
alınması gerekiyor. Anti-Damping
Anlaşması değerlendirmenin bunlarla sınırlı tutulmaması ve bir veya birkaçının karar
üzerinde belirleyici olmaması gerektiğini vurgulayarak bazı örnekler veriyor: satışlar, k̶ârlılık, üretim, piyasa payı,
verimlilik, yatırımların getirisi ve kapasite kullanımında fiili veya
potansiyel gerileme; iç piyasa
fiyatlarını etkileyen koşullar; damping
marjının büyüklüğü; nakit akışı,
stoklar, istihdam, ücretler, büyüme ve sermaye veya yatırım arttırımı
imkanlarına ilişkin hakiki veya potansiyel olumsuzluklar.
Maddi zarar
saptandıktan sonra damping ile arasında bulunan nedensellik veya eski deyimle
illiyet bağının ortaya konulmasına geliyor sıra. Yerli üretim dalına zarar vermesi muhtemel
diğer etken ve gelişmeler masaya yatırılıp bunların yol açtığı zararın
dampingli ithalata atfedilmesinin önü alınıyor.
Dampingli olmayan ithal ürünlerin hacim ve fiyatları bu çerçevede akla
gelen ilk husus. Talebin azalması,
tüketici tercihlerinde görülen değişiklikler, teknolojik gelişmeler, yerli üreticilerin
iç piyasada rekabeti kısıtlayan davranışları ve ihracat performansları gibi diğer
olası etken ve gelişmelerin arasında.
Dampinge Karşı Vergiler
Damping
saptandı, maddi zarar tespit edildi ve nedensellik bağı kuruldu. Bu durumda sıra geliyor dampinge karşı vergi
koymaya. Verginin damping marjını
giderecek kadar olması esas. Bununla
birlikte dampingli ithalat nedeniyle meydana gelen zararın daha az bir tutar
veya oranda vergi konulmasıyla telafisi mümkünse bu tutar veya oran kadar vergi
ihdas ediliyor.
Dampinge karşı
vergilerin yürürlük süresi en fazla beş yıl ile sınırlı. Uygulamanın son yılında başvuru üzerine veya
re’sen bir nihai gözden geçirme soruşturması açılarak önlemin sona ermesi ile
dampingin ve zararın devam edeceği veya
yeniden meydana geleceğinin saptanması halinde durum değişiyor ve bu süre
uzatılabiliyor.
Türkiye’de Uygulama ve Gözlük Sanayimiz
4412 sayılı
Kanun ile değişik 3577 sayılı İthalatta
Haksız Rekabetin Önlenmesi Hakkında Kanuna göre ülkemizde dampinge karşı
soruşturmaların yürütülmesi konusunda DTM, gerekli ilke ve uygulama
kararlarının verilmesi konusunda İthalatta Haksız Rekabeti Değerlendirme Kurulu
yetkili. DTM’nin İthalat Genel Müdürlüğü
dahilinde bu amaçla kurulmuş bir Damping ve Sübvansiyon Araştırma
Dairesi bulunuyor.
Türkiye’de
dünyada anti-damping uygulamasına en sık başvuran ülkelerden biri. Anti-Damping Anlaşması’nın yürürlüğe girdiği
1 Ocak 1995’ten 30 Haziran 2007’ye kadar geçen sürede açılan toplam 3097
soruşturmadan 109’u Türkiye’de başlatılmış.
Aynı dönemde ve daha önce açılıp karara bağlanan toplam 1997 kesin
önlemden 110’u da ülkemize ait. Bu
Türkiye’yi açılan soruşturmalarda dünya 10’uncusu, kesin önlemlerde ise
yedincisi yapıyor (Tabi dünya ticaret
hukuku içerisinde Avrupa Birliği’nin tek bir taraf olarak kabul edildiğini
unutmamak lazım.). Türkiye’nin
ihracatçılarına ilişkin olarak en çok önlem aldığı ülke ise 41 seferle Çin.
Bu vesileyle daha
önceki yazılarımız aracılığıyla tespit ettiğimiz iki bulguyu hatırlatalım
isterseniz. Birincisi, dünyada
Türkiye’den başka gözlük sektöründe korunma önlemine başvuran bir ülke
olmamasına karşın 2004 yılında Arjantin, 2006 yılında Brezilya Çin menşeli
güneş gözlükleri ve gözlük bileşenlerine yüksek oranda dampinge karşı vergiler
koymuş durumda. İkincisi, DTM’nin yerli
gözlük üreticilerinin taleplerine eskiden beri sempatiyle yaklaştığı
görülüyor. Bu bulguları dikkate
aldığımızda gözlük sanayimizin ileride korunma önlemlerine tekrar gereksinim
duyması halinde anti-damping seçeneğini değerlendirmesinin yerinde olacağı
ortaya çıkıyor.
Yorumlar
Yorum Gönder