Bir Sarıgül Hatırasının Düşündürdükleri
2005 yılında Radikal İki'de yayımlanan bir yazım...
Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset
Bilimi ve Uluslararası İlişkiler okuyorum, son sınıf. Arkadaşların araştırma yöntemleri
seçmelisinde sahaya ineceğini duyunca “Ya, siyaset sırf cilt cilt kitap
devirmekle öğrenilmez, hazır boş vaktim var, ben de gideyim.” diyorum. Saha olarak indiğimiz yer Şişli. Çalışmanın amacı ise Belediye Başkanı’nı “iş
başında” gözlemlemek.
Öğle vakti Hocamızın eşliğinde
Mustafa Sarıgül’ün makam odasına doluştuğumuzda bir curcunayla karşı karşıya
buluyoruz kendimizi. Girenlerin
çıkanların sayısı belirsiz, telefon hiç susmuyor. Sarıgül “Tamam abi, ben halledicem.” diye
telefonu kapatıp teker teker hepimizin elini var gücüyle sıkıyor. Hemen ardından masasının karşısında oturan,
emekli olduğu her halinde belli, takım elbisesi üzerinde eğreti duran bir
amcayla tanıştırıyor bizi. Kendisini
sokağını güzelleştirmeye adayan adamcağız bir de “örnek vatandaş” diye
kartvizit bastırmış, heyecanla bize dizdiği saksıları anlatıyor. Bu arada “Beyefendiye bir plaket
hazırlayalım.” talimatını veren Sarıgül masasına gelen ızgara köfteleri
elleriyle atıştırmaya başlıyor. Bahse
girerim müşavir kadrolu bir memur şaşkın şaşkın baktığımı farkedip yanıma
sokuluyor, Başkan’ın bütün gün bu tempoda çalıştığını, yemek yemeye bazen hiç
vakit bulamadığını anlatıyor.
Sarıgül’ün yemeği bitince
yapacağımız saha çalışması hakkında bilgilendirilmek üzere onuncu kata
çıkıyoruz. Ama asansörle falan değil,
Sarıgül’e yetişebilmek için neredeyse koşarak merdivenleri tırmanıyoruz. Bir başka müşavir harita üzerinde
anlatıyor: Şişli’de sosyoekonomik açıdan
çok farklı bölgeler var. Gecekondu
mahallelerinde seçmenle iletişim kurmanın yolu erkeklerle sabah namazlarına
katılmak, sonra işe gidenlerle beraber yürüyüp sorunlarını dinlemek. Zengin bölgelerde telefonla iletişime ağırlık
veriliyor, her evin altı ayda bir aranması şart. Derken Sarıgül sözü kesiyor, sessiz kalmaktan
canı sıkılmış belli, iş başı zamanı.
Sanki seçim vaktiymiş gibi
donatılmış bir otobüsle orta halli bir mahalleye gidiyoruz. Bir anda bas bas Onuncu Yıl Marşı çalmaya
başlıyor. Halka Belediye Başkanı’nın
aralarında olduğu anons ediliyor. Dikkat
ediyorum, Sarıgül’ün o zamanlar üyesi olduğu DSP’nin adı hiç geçmiyor. Sarıgül camlara çıkan “hanımlara” çöplerinin
her gün toplandığını söylüyor, ancak akşam ondan sonra sokağa çıkartmamalarını
tembihliyor, “beylerine” iletilmek üzere selamlar söylüyor. Dükkanlara dalıp esnafın elini sıkıyor
(Çember sakallı bir ayakkabıcı Sarıgül yaklaşınca kepengini indiriyor sert şekilde.),
kahvehanelerde kısa konuşmalar yapıyor.
Evini lağım suyu basmış yaşlı bir teyze önüne fırlıyor Başkan’ın. Sarıgül “Siz de gelin, insanlar ne koşullarda
yaşıyor görün bakalım Boğaziçililer.” diyerek birkaç arkadaşı tuttuğu gibi
içeri sokuyor bunun üzerine. Teyzem
Sarıgül’ün arkasından “Allah senden razı olsun!” diye feryat ediyor, ama ben
Başkan’ın ne işe yaradığını tam anlayamıyorum.
Gezinin belki de en ilginç
yeri. Otobüs bir sokakta trafiği
kapatmış durumda, Sarıgül Şişli halkının Atatürk ilkelerine bağlı olmakla ne
kadar övünse az geleceğini anlatıyor mikrofonda. Şık bir araba geliyor, kornaya basıyor. Sarıgül arabaya şöyle bir göz atıyor (ama
benim sonradan farkedeceğim sticker’ı görmesine yetiyor bu), hemen
ardından başlıyor giydirmeye. “Doktor
Hanım, Doktor Hanım! Senin tuzun kuru,
altına çekmişsin arabayı. Ama ya burdaki
vatandaş? Bugün vatandaşın günü, bugün
onların sorunların dinleneceği gün.
Bugün sen bekleyeceksin sıranı!”
Sokakta bir alkış tufanı. Şaşkınlıktan
ağzım açık kalmış olmalı ki Hocamız kulağıma eğilip açıklıyor: “Bir oy kaybetti, 20 tane kazandı. İşte popülizm bu.”
Evet, işte Sarıgül bu. Popülist, fırsatçı, demagog, kurumsal değil,
kişisel kimliği ön planda tutan bir siyasetçi.
Adı rüşvet olaylarına karışıyor, aşiret sünnetlerinde kirvelik yapıyor,
iki lafı bir araya getiremediği oluyor.
CHP’nin iktidarından bahsediyor;
ama bu iktidarın hangi politikaları savunacağı gibi “ikincil” konulara
girdiği hiç yok.
Nitekim CHP’li veya CHP’ye yakın
duran entellektüellerin birçoğu bu yönleriyle eleştiriyor Sarıgül’ü. Baykal’ı savunmaya eli gitmeyen kalemler bile
Sarıgül’ü CHP Genel Başkanlığı koltuğuna layık görmüyor. Hele de işin içine “karanlık” ABD ve
Fethullah Gülen bağlantıları girdiğinde...
Ancak bu eleştirel yaklaşımın
gözden kaçırdığı bir gerçek var.
Sarıgül, bir CHP’li olarak beğenilsin beğenilmesin, bir siyasetçi olarak
önemli artılara sahip. Bitmez tükenmez
bir enerji, bir ilçeden çıkıp bütün Türkiye’ye yayılan projeler geliştirebilme
becerisi, amblem seçmeyi beceremeyen bir parti için konvoylar düzecek bir
örgütleme yeteneği, binlerce kişiyi kışın ortasında meydanlara toplayacak
karizmatik liderlik vasfı... Ve en
önemlisi CHP’nin bir numaralı eksiğinden muzdarip olmaması, yani halkla aynı
dili konuşabilmesi. Bu zaman zaman
“Doktor Hanımları” kaybetmeye neden olsa bile.
Sonuç yerel seçimlerde gelen rekorla ortaya koyuyor kendini.
Sarıgül’ü eleştiren
entellektüeller genelde “Doktor Hanımlar”dan oluşuyor. Bu kesim gerek liderlik kurumuyla barışık
olmamak gibi entellektüel refleksler gerekse de idealist bir siyaset anlayışı
nedeniyle soğuk bakıyorlar Şişli Belediye Başkanı’na. Ancak CHP bir gün iktidara gelmek istiyorsa
Sarıgül’ü başına geçirmese bile “sahada” ondan çok şey öğrenmek durumunda. En azından ben siyaset biliminde son sınıf
okurken öğrenmiştim.
Evren GÜLDOĞAN
Evren GÜLDOĞAN
Yorumlar
Yorum Gönder