Bir AB’ye Uy(ama)ma Hikayesi: Tarımsal Üretici Birlikleri Kanunu
2006 yılında Kriter 1 (3)'te yayımlanan bir yazım
Türkiye 3 Ekim 2005 ’ten
beri Avrupa Birliği ile müzakere masasında.
Müzakere sürecinin önemli aşamaları basından büyük bir ilgi
görüyor. Ancak müzakerelerden daha önce,
2001 yılında ilk Ulusal Program’ın kabul edilmesiyle başlayan Topluluk
müktesebatının üstlenilmesi süreci için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Oysa müzakereler de esasen müktesebata uyum
konusunda Türkiye’ye tanınacak özel koşullarla ilgili. Üstelik müzakerelerin yavaş ilerlemesine ve
yakında bir “tren kazasına” uğrayacağının açıkça görülmesine rağmen uyum
çalışmaları yoğun şekilde devam ediyor.
Başmüzakereci Ali Babacan tarafından Haziran ayında açıklanan programa
göre taraması biten müzakere fasıllarında 2007 sonuna kadar 54 kanun ve 254
ikincil düzenleme çıkartılması öngörülüyor.
Dolayısıyla
AB’ye uyum sürecinin sağlıklı yürümesi için dikkatlerin sadece taraflar
arasındaki siyasi ilişkilere değil, hazırlanan hukuki düzenlemelere de
çevrilmesi elzem. Aksi takdirde uyum
sürecinde tuzaklara düşmek mümkün. AB’ye
uyum için çıkartıldığı söylenen düzenlemelerin gerçekte farklı amaçlara hizmet
etmesi bu tuzakların başında geliyor.
Hazırlık çalışmalarına bizzat katıldığım 5200 sayılı Tarımsal Üretici
Birlikleri Kanunu bu açıdan yakından incelenmesi gereken önemli bir örnek olay
teşkil ediyor.
AB Bahane, Bizim Kanun Şahane
Türkiye ile
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) arasında 1999 yılında imzalanan
“Tarımsal Üretici Birliklerinin Geliştirilmesine Yardım Projesi” aracılığıyla
bir kanun tasarısı hazırlanmış, bu tasarı 2000 yılında Başbakanlık’a
sevkedilmiş, ancak bir ilerleme sağlanamamıştır. Bu durumda Tarım ve Köyişleri Bakanlığı
haricindeki kamu kurumlarının tasarıya soğuk bakmasının büyük rolü olmuştur.
Bu yaklaşım
“yerinde” olmuş, diğer kurumların tasarıya ilişkin konumlarında bir değişiklik
olmamasına rağmen metin Meclis’e “inmiştir”.
Ancak görüşü sorulan Avrupa Birliği Genel Sekreterliği’nin henüz AB’ye
uyumlu bir kanun çıkartılması için gerekli hazırlıkların yapılmamış olduğunu
belirtmesi üzerine tasarı Bakanlık’a iade edilmiştir. Bu esnada 58. (ve daha sonra 59.) Hükümet’in
Acil Eylem Planı’nda ve 2003’te revize edilen Ulusal Program’da Tarımsal
Üretici Birlikleri Kanunu yine yer almış, dolayısıyla mevcut Hükümetimiz bir
taahhüt altına girmiştir.
Bakanlık
tasarıya AB’ye uyumlu bir görüntü vermek amacıyla kendi AB uzmanlarının
üzerinde çalıştığı yaş meyve ve sebze sektörüne ilişkin Topluluk tüzüklerinin
bazı maddelerini Türkçe’ye çevirerek tasarıya eklemiştir. Avrupa Birliği Genel Sekreterliği ise Avrupa
Komisyonu’nun aday ülkelere teknik yardım vermek amacıyla oluşturduğu TAIEX
(Teknik Yardım ve Bilgi Değişimi Bürosu) biriminden bu konuda bir yardım
alınmasını sağlamıştır. Yardım Temmuz
2003’te düzenlenen bir dizi seminer şeklinde olmuş, Avrupalı uzmanlar kanun
tasarısını sadece tek bir sektörü temel alması ve sık sık değişen Topluluk tüzüklerine
uyum için kanun seviyesinde bir düzenlemenin pratik olmaması başta olmak üzere
birçok açıdan eleştirmiştir. Diğer kamu
kurumları ile sivil toplum temsilcileri de kanuna muhalefet etmiştir.
O dönemde AB
Uzmanı olarak görevli olduğum bir üretici örgütü adına katıldığım bu toplantıda
ben de Topluluk hukukunun Üye Devletler’in tüzel kişiliklere ilişkin ulusal
mevzuatlarına etkisi bulunmadığını, dolayısıyla üretici örgütlenmesi alanında
AB’ye uyum amacıyla yeni bir örgüt türü oluşturulması yerine Türkiye’de kurulu
bulunan 13.000’den fazla tarımsal kooperatif ve birlikten uygun olanlarının
Topluluk tüzükleri altında tescil edilmesinin yeterli olacağını dile
getirmiştim. Görüşümün lobisini yapmak
üzere Ankara koridorlarında haftalarca dolaştıktan sonraysa söylediklerimin
teknik açıdan sağlam, ama naif olduğunu farkettim.
Bizzat Tarım ve
Köyişleri Bakanlığı’nda yönetici pozisyonundaki görevliler bile kanun
tasarısının gerçek amacının Türkiye’deki tüm tarımsal örgütlerin statüleri
değiştirilerek Bakanlık’ın çatısı altında toplanması olduğunu söylüyordu. Ancak kapalı kapılar ardında İçişleri
Bakanlığı köye hizmet götürme birliklerini, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı
sulama birliklerini, Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarım satış kooperatifleri
bırakmıyor, hatta Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın farklı genel müdürlükleri
Hayvan Islah Kanunu ve Su Ürünleri Kanunu altında kurulan birlikleri
paylaşamıyor, Bakanlık yönetimi ise Hükümet nezdinde taahhüt altına girdiğinden
geri adım atamıyordu. Emekliliği yaklaşmış
bir daire başkanının bana sempatiyle söylediği gibi düzenlenen toplantıların,
kaleme alınan görüşlerin pek de bir önemi yoktu, canımı çok sıkmamalıydım.
Sivil topluma
gelince görüştüğüm üretici örgütlerinin, özellikle kooperatiflerin tek derdi
kendilerine “rakip” çıkmasını engellemekti.
Ziraat Mühendisleri Odası hariç diğer örgütler ise Topluluk
müktesebatını ve Üye Devletler’deki uygulamaları incelemeden genel mahiyetli
görüşler dile getiriyordu. Kısacası
yönetişim mekanizması hem arz hem de talep tarafındaki aksaklıklardan dolayı
sağlıklı bir şekilde işlemiyordu.
Sonuç olarak
Tarımsal Üretici Birlikleri Kanunu 29 Haziran 2004 tarihinde kabul edildi. Dönemin Tarım ve Köyişleri Bakanı Meclis
kürsüsünde “Bu
Kanun tarım konusunda AB’ye uyum amacıyla yürürlüğe konulması öngörülen
kanunların en önemlilerinden birisini teşkil etmektedir.” diye konuşmuştu. Oysa gerçekte farklı bir amaçla hazırlanan
kanun AB mevzuatına açıkça aykırı hükümler bile içeriyordu.
Örneğin AB’de zeytinyağı sektöründe bir üretici örgütünün tescil edilmesi için en
az 700 üyesi olması gerekirken kanunda bu rakam sadece 16’ydı.
Nitekim Avrupa
Komisyonu bu sonuçtan tatmin olmadı ve 2004 İlerleme Raporu’nda “üretici
gruplarının kurulmasını teşvik etmek üzere tasarlanan (...) bu düzenleme,
Komisyon’un tavsiyesi dikkate alınmadan hazırlanmış olup, belirtilen temel
amacına nasıl ulaşacağını kestirmek güçtür” (s. 95) sözcüklerine yer verdi.
Ne Ders Almalı, Neler Yapmalı?
Ağustos sonu
itibariye Türkiye’de 271 adet tarımsal üretici birliği kurulmuş durumda. Bu birlikler Türk tarımının yapısal sorunlarına
deva mı olacak
yoksa zaten örgüt enflasyonu yaşayan ve profesyonel yönetimden yoksun bulunan
sektörün sınırlı kaynaklarını daha büyük bir baskı altında mı bırakacak? Bu sorunun yanıtı uzun vadede daha net bir
şekilde ortaya çıkacak.
Kısa vadede ise
bu örnek olaydan gerekli dersi çıkartmak gerekiyor: Sağlıklı yasal düzenlemelerin yolu AB’de
olduğu gibi bürokratik karar-alma süreçlerinin sivil toplumun katılımıyla
geliştirilmesi olarak tanımlayabileceğimiz yönetişim mekanizmasının
benimsenmesi ve uzmanların sağladığı teknik birikimin dikkate alınmasından
geçiyor.
Ancak
yönetişimin etkin olması için sadece kamu değil, sivil toplum tarafından da
ciddiye alınması lazım. Hazırlanan
görüşlerin soyut genellemeler ve dar kurumsal menfaatlerin ötesine geçerek
ülkenin ve ilgili sektörün geleceğini dikkate alan sistematik analizlere ve Topluluk
mevzuatıyla karşılaştırmalara dayanması, önemli düzenlemeler için etki
analizleri gibi gelişmiş yöntemlere başvurulması şart. Son aşamada siyasi otoritenin karşısına
etkileyici bir brifingle çıkmak da gerekebilir.
Aksi takdirde AB uyum sürecinde düşülecek idari ve teknik hataların
ilgili sektörleri ciddi maliyetlerle karşı karşıya bırakması muhtemeldir.
Evren GÜLDOĞAN
Evren GÜLDOĞAN
Yorumlar
Yorum Gönder